12. TASAVVUF

12.1. TASAVVUF VE SAADET

İnsan, Allah’ın yarattıklarının içinde en üst seviyede yarattığı mahlûktur. Allahû Tealâ’nın dünyada yarattığı herşeyi insan için yaratması, insanı arzın hükümdarı kılması ve bütün kâinatta yarattığı canlı ve cansız herşeyi insanın emrine vermesi, insanın Allah katındaki en kıymetli ve en üst düzey yaratık olduğunu vurgulamaktadır.

2/BAKARA-29: Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
O (Allah) ki, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve o, Alîm'dir (herşeyi en iyi bilendir). 

2/BAKARA-30: Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).
Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni, hamd ile tesbih ve seni takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu. 

45/CÂSİYE-13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır. 

İnsan olarak yaratıldığımız için ne kadar şükretsek ve hamdetsek azdır.

Herşeyin insan için yaratılması ve insanın emrine verilmesi, Allah’ın en çok insanı sevdiğini göstermektedir. İnsana karşı Allah’ın duyduğu bu üstün sevgi sebebi ile, Allah bizim mutlu olmamızı istemektedir. Kısaca diyebiliriz ki Allah insanın sadece ve sadece mutlu olmasını arzu etmektedir. Buna karşılık insanlar mutsuzdur, stres içindedir. Mutluluğu ve saadeti aranması lâzım gelen yerin dışındaki her yerde boşuna aramaktadırlar.

Allah’ın insanlar için sırasıyla indirdiği Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim insanlar için bir saadet davetiyesi ve ondan da ötede bir saadet reçetesidir.

Bir televizyon aldığımız zaman bize bir el kitabı verilmektedir. Bu el kitabındaki önerileri ne kadar yerine getirirsek, televizyondan o kadar net görüntü alırız. Çünkü o televizyonu imal edenler o televizyonun performansını en iyi bilenlerdir.

Biz insanları da ruhumuzla, nefsimizle ve fizik vücudumuzla Allahû Tealâ yaratmıştır. Dolayısıyla bu üçlünün hangi şartlar altında en iyiye, saadete ulaşabileceği en üst seviyede Allah tarafından bilinmektedir.

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem'î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz. 

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun). 

15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık. 

Saadet haline Allah "Hazzül Azîm" en büyük haz, sonsuz haz, sonsuz saadet adını vermektedir.

Bu kitap,

- Allah’ın 3 vücutla yaratılan insandan yegâne (tek) isteği olan, sonsuz saadete nasıl ulaşılabileceğini berrak bir dizaynda anlatmak için,

- Hakkında genellikle eksik veya yanlış şeyler bilinen Tasavvufun bütününün, herkesin anlayabileceği bir dille açıklanması için,

- Kur’ânı Kerîm’in müsbet ilimlerin ulaşılabilen sınırlarının ne kadar ötesine sahip olduğunun bilinmesi için. - Okurlarımızın sorabilecekleri çok sayıda detay suallere cevap vermek için

- Devam eden birçok tartışmaya son vermek için, kaleme alındı.

Hayırlı olması dileğiyle sunulur. Dualarımızla....

12.2. TASAVVUF NEDİR?

Tasavvufun yüzlerce tarifi yapılmıştır.

Tek cümleyle tasavvuf, ezelde Allahû Tealâ’nın bizlerden aldığı yeminleri ve irademizin misakini yerine getirerek Allah’a 4 teslimle teslim olmaktır. Tasavvuf Kur’ân’daki İslâm olan 7 safha ve 4 teslimi yaşamaktır.

Allah’ın biz insanlara verdiği 3 emanet vardır.

12.2.1. EMANETLER

  1. RUH 32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
    Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem'î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz. 

  2. FİZİK CESET 15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
    Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık. 

  3. NEFS 91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
    Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun). 

Bu 3 emanetin ve iradenin Allah’a teslimi Tasavvuftur. Genellikle İslâm’ın 5 şartını yerine getiren herkes kendisini Allah’a teslim olmuş farzetmektedir. Oysa ki bu teslimlerin hepsi belli şartların yerine getirilmesiyle oluşur.

12.2.1.1. RUHUN TESLİMİ

Kur’ân’daki İslâm 28 basamaktır. 

Kur’ân’daki İslâm 7 safha 4 teslimden oluşur.

İnsan ruhu kâinatta (evrende) Allah’ın Zat’ına ulaşmaya yetkili tek varlıktır. Sıratı Mustakîm (istikamet üzere olan, hedefe yönelmiş, yol) üzerinde yapılan 7 katlık bir yolculukla (sülûk) insan ruhu Allah'a ulaşır. Burası 21. basamaktır. 22. basamak ise (Fenâ Makamı) ruhun Allah’a teslim olduğu makamdır. İlk teslim 22. basamakta gerçekleşir. 

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır. 

6/EN'ÂM-87: Ve min âbâihim ve zurriyyâtihim ve ihvânihim, vectebeynâhum ve hedeynâhum ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ve onların babalarından, zürriyetlerinden (nesillerinden) ve kardeşlerinden onları seçtik. Ve onları Sıratı Mustakîm'e (Allah'a ruhu ulaştıran yola) hidayet ettik (ulaştırdık). 

6/EN'ÂM-88: Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu min ibâdihî, ve lev eşrakû le habita anhum mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
İşte bu Allah'ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve eğer şirk koşsalardı, elbette yapmış oldukları şeyler heba olurdu (boşa giderdi). 

Ruh, Allah’a teslimini gerçekleştirmek için Sıratı Mustakîm üzerine çıkması, seyr-i sülukla Allah’a ulaşması, hidayete ermesi gerektir.

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur. 

Sıratı Mustakîm’e çıkmış bir ruh gök katlarını aşarak Allah’a ulaştığında, Allah o kişinin ruhuna sığınak (meab) olur. 

3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır. 

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. 

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri). 
Onlar, sabırla Rab'lerinin vechini (Zat'ını, Zat'a ulaşmayı ve Allah'ın Zat'ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır. 

13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O'na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).” 

İnsanın Allah’a ulaşmayı gerçekleştirmesi bunu dilemesine bağlıdır. 

29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah'a mülâki olmayı (hayattayken Allah'a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah'a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir. 

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah'a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum. 

2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O'na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O'na döneceğiz (ulaşacağız).” derler. 

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
İşte onlar (dünya hayatında Allah'a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab'lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır. 

Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemiş ve hidayete ulaşmışlar, ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir.

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele! 

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleri). 

35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah'adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah'a döner, ulaşır). 

Ruhun Allah’a ulaşabilmesi (hidayeti) nefs tezkiyesi oldukça gerçekleşir. Bu hedefe ulaşan kişi velî (Allah dostu) olur. Evliyadan biri olur. 

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi? 

Hidayet kişiyi Allah’ın velîsi kılar. Ruhun teslimi ile kişi evvab takvaya ulaştırır.

12.2.1.2. FİZİK VÜCUDUN TESLİMİ

İnsan bir gün fizik vücudunun aslında Allah'a ait olduğunu ve kendisi için bir emanet olduğunu idrak eder. Emaneti sahibinin emirlerine uygun olarak kullanmak gereğini duyar. Ne zaman vücut Allah’ın bütün emirlerini yapan, Allah’ın yasakladığı hiçbir şeyi yapmayan bir hüviyete (kimliğe) kavuşturulursa, o zaman kişi fizik vücudunu Allah’a teslim etmiştir. Fizik vücudun teslimi en zor teslimdir. Kur’ân-ı Kerim’de dik yokuş olarak tanımlanmıştır.

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm'in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm'i dost edindi. 

Bu seviye velâyetin 4. basamağıdır.

12.2.1.3. NEFSİN TESLİMİ

Nefsin teslimi nefsimizde bulunan 19 afetin (kötülüğe çeken odaklar) yok edilmesiyle gerçekleşir. Yerlerine ruhun hasletleri yerleşerek nefs adeta bir ruh haline bürünür. Nefsin teslimi için 2 basamak söz konusudur.

  1. Nefsin tezkiyesi (nefsin kısmen arınıp, kontrol altına alınmasıdır)

    Bu kademede ruh hidayete ulaşır.

    35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
    Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah'adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah'a döner, ulaşır). 

  2. Nefsin tasfiyesi, daimî zikirle nefsin bütün afetlerinden tam olarak arındırılmasıyla gerçekleşir. 3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı). 
    Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır. 

Ulûl’elbab makamında 3 teslim tamamlanmış olur.

Bihakkın teslim yani Allah’a tam hakkıyla teslim, 4 teslimi yapmakla gerçekleşir. İrade teslimi 4. ve son teslimdir.

  1. 22. basamakta ruhun teslimi
  2. 25. basamakta fizik vücudun teslimi
  3. 26. basamakta nefsin teslimi
  4. 27. basamakta ihlâsa, irşada ulaşır 98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
    Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur. 

    49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). 
    Ve aranızda Allah'ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır. 

  5. 28. basamağın 4. kademesinde ise iradenin teslimi yapılarak, Allah’a teslimi külli ile teslim olunmuştur. Bihakkın teslim, tam anlamıyla teslim olmak yani hakka tukatihi teslimin sahibi olmaktır. Hakka tukatihi teslim, tüm teslimleri ihtiva eder. 3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne). 
    Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim olmadan ölmeyin! 

12.2.1.3.1. NEFSİN TEZKİYESİ



7 kademeden oluşan nefsin kontrol altına alınma sistemidir.

  1. Emmare (Yusuf-53) (Kişi nefsinin emrindedir.)
  2. Levvame (Kıyame-2) (Kişi nefsini kınamaya başlar.)
  3. Mülhime (Şems-8) (Kişi şeytandan ve Allahû Tealâ’dan ilham alır.)
  4. Mutmainne (Fecr-27, Rad-28) (Kişi Allah’ın verdikleri ile doyuma ulaşır.)
  5. Radiye (Fecr 28) (Kişi Allah’tan razı olur)
  6. Mardiyye (Fecr 28) (Allah da ondan razı olur.)
  7. Tezkiye (Fatır-18) (Kişinin nefsi tezkiye olur.)

Nefsin bu 7 kademeli arınmasına paralel olarak insan ruhu Sıratı Mustakîm üzerinde yükselir ve nefs 7.basamak olan tezkiye'yi tamamladığı zaman ruh Allah’ın Zat’ına ulaşır. Emanet olan ruh, rehine olan nefsin tezkiye olmasına ve köle olan fizik vücudun azadına bağlı olarak gök katlarının anahtarını elde eder.

35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah'adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah'a döner, ulaşır). 

Nefsin tezkiye olmasına paralel, ruhun 7 gök katı yükseldikten sonra 7. gök katında yatay 7 âlemi geçerek yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaşması olayına vuslat (ulaşma, kavuşma) denir.

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur. 

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah'ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah'a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah'a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar. 

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. 

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah'a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum. 

Nefsin tezkiyesi nefsin Allah’a tesliminin ilk adımıdır.

12.2.1.3.2. NEFSİN TASFİYESİ (NEFSİN TESLİMİ)



7 kademeden oluşan, nefsin bütün afetlerinden arınması, muhtevayı (içeriği) bozan bütün afetlerden (kötülüğe çeken odaklar) arınarak halis (pür, saf, katışıksız) olması ile sonuçlanan, üst seviye bir olaydır. Bu sonuca ancak daimî zikirle ulaşılabilir.

Üst düzey demekten muradımız odur ki bütün tasfiye kademeleri velâyete kavuştuktan sonraki basamaklardır. Velîlere (evliyaya) has bir yücelme halidir. Evliyayı, İnsan-ı Kâmil (olgun insan) yapan bu faaliyettir. Bu yücelmedir.

Gelecek yazılarda inşallah bu konular hakkında herkesin anlaıyacağı tarzda geniş bilgi verilecektir. Burada sadece çatı çizilmektedir.

12.2.1.4. İRADENİN TESLİMİ

Ezelde Allahû Tealâ’nın ilâhi iradesi bizim cüz-i irademizden teslim olacağına dair misak almış.

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah'ın, sizin üzerinizdeki ni'metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah'a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir. 

Cüz-i iradenin Allah’a teslim olabilmesi için evvel emirde ruhun misaki, fizik vücudun ahdi ve nefsin yeminini yerine getirmek gereklidir. Ancak ruhun, fizik vücudun ve nefsin Allah’a teslimiyle misak, ahd ve yeminini yerine getiren kişi en son olarak 28. basamağın 4. kademesinde iradesini de Allah’a teslim eder.

3/ÂLİ İMRÂN-76: Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne). 
Hayır, (öyle değil)! Kim (Allah ile olan) ahdini yerine getirir ve takva sahibi olursa, o taktirde muhakkak ki Allah, takva sahiplerini sever. 

12.3. TASAVVUF KELİMESİ NEREDEN GELMEKTEDİR?

Bundan 14 asır önce Peygamber Efendimizin (S.A.V) etrafında çok yakın bir çevre oluşturan Ehli Sufa grubu vardı. Medinede'ki mescidin üstü örtülü olan, fakat yanları açık bulunan sofasında kaldıkları için bu guruba Ehl-i Sufa (sofa ehli, sofa sahipleri) denmekte idi.

Ehli sufa, sof adı verilen yün kumaştan Libas (giysi) giyerlerdi.

Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği hakkında pekçok tahmin var ise de en çok revaç bulanlar Ehl-i sufa ile alâkalı olanlardır.

Ehl-i sufa, Kur’ân-ı Kerim'in bütününe tâbî olan (uyan) ve bu Yüce kitabın her emrini yerine getiren bir cemaat (topluluk) idi. Onlar kendilerine buğz edenlere de ve kendilerinden hoşlanmayanlara da muhabbetle davranırlardı.

3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca "biz îmân ettik" dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: "Öfkenizden ölün."Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir. 

Onların hepsi Tasavvufu yaşarlardı.

Tasavvuf Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında Kur’ân-ı Kerim'in bütününe ittiba edilerek (uyularak) yaşanan bir muhteşem hayattı. Bu devre asrı saadet denmesinin kökeninde, Kur’ân-ı Kerim'in bütününe uyanların, nefslerindeki bütün afetleri yok etmeleri nedeniyle "hazzul azîm"i (sonsuz haz, sonsuz saadet) yaşamaları yatmaktadır.

41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne). 
Allah'a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır? 

41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur. 

41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz. 

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi? 

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır. 

10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah'ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir. 

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleri). 

Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in bütün sohbetlerinde bulunan ve gelemeyenlere son gelişmeleri anlatan bu Ehli Sufa'dır.

Tasavvuf kelimesi "sufa" kelimesinden mi gelmektedir, yoksa "sof" kelimesinden mi? Ağırlık arapça gramer açısından sof kelimesinde gibi görünmektedir. Hangi kelimeden kaynaklanırsa kaynaklansın "Tasavvuf" kelimesini oluşturduğu kabul edilen her iki kelime de aslında aynı kişilere, aynı guruba aittir. Sufa kelimesinden gelmekte ise, bu Ehli Sufa adı verilen grubun ismidir. Sof kelimesinden gelmekte ise bu da Ehli Sufanın giydiği elbisenin kumaşıdır. Karşımıza hep “ehli sufa” çıkıyor.

Unutulmamalıdır ki Tasavvuf 14 asır evvel, başta Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmak üzere bütün sahâbenin yaşantısının adıdır. Yani Tasavvuf Kur’ân’daki İslâm’ın hayata geçirilmesidir. Kitabın (Kur’ânı Kerîm’in) bütününe tâbî olanların hayat tarzları Tasavvuftur. Allah’a önce ruhunu, sonra fizik vücudunu, sonra nefsini ve iradesini teslim edenlerin ve kalpleri müzeyyen olanların yaşamıdır ve Allah onlardan razı olmuştur.

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). 
Ve aranızda Allah'ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır. 

49/HUCURÂT-8: Fadlen minallâhi ve ni’meh(ni’meten), vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
(Bu) Allah'tan bir fazl ve ni'mettir. Ve Allah; Alîm'dir, Hakîm'dir. 

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır. 

Hamdolsun ki onlar bizlere Tasavvufu miras bıraktılar. 

Gösterim: 509