19.6. NEFSİN KADEMELERİ

19.6.1. NEFS-İ EMMARE

Nefsin emir verebildiği ve verdiği emirlerin fizik vücutda yerine getirildiği, Allah’ın emirlerinin ifa edilmediği, şeytanın tesiriyle nefsin şerr emirlerinin yapıldığı, haram ve helâl mefhumlarının yeterli bir oranda ayrılmadığı, dikkate alınmadığı bir devrededir. 

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm'dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir). 

Nefs-i Emmare demek, insanın nefsinden emir alması demektir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim'de namaz kılmayı, oruç tutmayı, zikir yapmayı, nefsini tezkiye etmeyi, ruhunu Allah'a ulaştırmayı ve fizik vücudun Allah’ın kulları arasına kabul edilmesini sağlamayı iradenin de bu yönde güçlendirilmesini emretmektedir. 

Allah’ın yasak ettiği fiiller olan kumar oynamakta, içki içmekte, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (RUHU) kesmekte, şeytana tâbî olmakta sakınca görmeyen bir kişi, Allah’tan emir alan kişi olamaz. Bu insan, Allah’ın emirlerini hiçe sayan, nefsinin emrinde olan bir insandır. 

25/FURKÂN-43: E raeyte menittehaze ilâhehu hevâh(hevâhu), e fe ente tekûnu aleyhi vekîlâ(vekîlen).
Hevasını ilâh edinen kişiyi gördün mü? Yoksa sen mi ona vekil olacaksın? 

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah'tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz? 

45/CÂSİYE-24: Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illed dehr(dehru), ve mâ lehum bi zâlike min ilm(ilmin), in hum illâ yezunnûn(yezunnûne).
Ve: “O (hayat), dünya hayatımızdan başka birşey değildir, ölürüz ve diriliriz. Ve bizi dehrden (zamandan) başka birşey helâk edemez.” dediler. Ve onların bu konuda ilimden (nasipleri) yoktur. Onlar sadece zanda bulunurlar. 



19.6.2. NEFS-İ LEVVAME

Kişi Nefs-i Emmare’yi geçebilirse Nefs-i Levvame’ye ulaşır. 

75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh(levvâmeti).
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim. 

Kişi Nefs-i Levvame’de, pişmanlık duyduğu, günah işlememeye azmettiği halde, azminin sık sık kırıldığını farkederek, bu mağlubiyete sebep olan nefsini kınadığı, suçladığı bir devredir. Böyle bir kişi nefsini tezkiye etmek istikametinde büyük bir gayretin sahibi olmuş, büyük ölçüde bunu başarmış, Allah’ın emirlerini uzun süredir yapmaktadır. Ancak vukû bulan bir olayda nefsine yenilmiş, nefsi onu yere vurmuştur. “Ey nefs! Ben bu kadar gayretin sahibi iken, sen beni nasıl olup da beklemediğim bir anda yere vurabiliyorsun.” diye nefsini kınamakta arkasından da büyük bir pişmanlığa düşmektedir.

19.6.3. NEFS-İ MÜLHİME

Kişinin, Allah’tan ilham almaya başladığı devredir. Bu kademeye varan herkes, Allah’tan mutlaka ilham alır. Ama her kişide bu ilhamı anlama yeteneği farklıdır. Bunun sebebi Allah’ın emirlerine riâyette şartlarının farklı şekilde yerine getirilmesidir. Diğer taraftan şeytan kişiye doğrudan tesir edemez yakınları vasıtasıyla salike (sulûkta olan, Allah’a doğru yolculuğa çıkıp yükselen) onu idlâle düşürecek telkinler vermeye başlar. İşte MÜRŞİD bu noktada müridine yardımcı olur ve onun şeytandan aldığı ilhamları ayıklar. Allah’tan gelenlere uymasını, şeytandan gelenlere itaat etmemesini emreder. Bu devreye mülhime denir. 

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti. 

Takva Allah’ın ilhamıdır. Füccur ise şeytanın ilhamıdır. Allah’ın ilhamı ya takvanın gereği olarak amilüssalihat olarak verilir veya nehyi anil münker olarak verilir. Füccur ise; bunun tamamen tersidir. Takva neleri gerektiriyorsa füccur da tam tersini gerektirir. Allahû Tealâ bir namaz vakti girdi mi ilham ile namaza davet eder. Şeytan ise o namazı kıldırmamak için herşeyi yapar. Allah’ın güzel davetine karşılık iblis, hep Allah’ın güzelliklerinden ayırmak ister. Şeytanın insanın nefsine verdiği ilhamı, ifa ettirmemek için müridler gerekeni yapar, Allah’ın emirleri dinlenirse, onların gerekleri yerine getirilirse, kişi bu mülhime kademesini de başarı ile aşar.

19.6.4. NEFS-İ MUTMAİNNE

Nefsin tatmin olduğu, doyduğu devredir. Bu devrede salik, Allah’ın kendisi için uygun gördüğü herşey ile tatmin olmuştur. Hırs adı verilen nefsin afeti durulmuştur. Eskiden neye sahip olursa olsun gözü doymazken, hep daha fazlasını isterken, nefs artık daha fazlasını istememektedir. Tevekküle ulaşmıştır. Elde ettiklerini yeterli bulmaktadır. Meşru veya gayri meşru ayırımı yapmadan mutlaka tatmine ulaşmak istediği hırslı devreleri nefs artık geride bırakmıştır. Ölçülü ve kontrollüdür. Yani mutmain olmuştur. 

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah'ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah'ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi? 

Bir çok konularda hırsın hakîmiyeti sona ermiş, ruh hakim olmuştur. Burada bütünüyle sona eren, sadece nefsteki 19 afetten biri olan hırstır. Hırs artık o vücut ülkesinde hüküm ferma değildir ki kişi mutmain olmuştur.

64/TEGÂBUN-16: Fettekûllâhe mesteta’tum vesmeû ve etîû ve enfikû hayren li enfusikum, ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Artık Allah'a karşı gücünüzün yettiği kadar (en üst seviyede) takva sahibi olun. Dinleyin ve itaat edin! Ve kendiniz için hayır olarak infâk edin (verin). Ve kim nefsinin cimriliğinden kendini korursa (sakındırırsa), o taktirde işte onlar; onlar felaha (kurtuluşa) erenlerdir. 

Fecr Suresinin 27. âye'inde Allahû Tealâ,

“Ey mutmain olan nefs!” diye daha evvellki üç kademeyi aşabilmiş, mutmainneye ulaşmış, mutmain olmayı da tamamlamış, doymuş hale gelmiş bir nefsten ve sonraki iki kademeden bahsetmektedir. Mutmain olan kişi artık Allâhû Tealâ'dan razı olur. Allah’ın kendisi için tayin ettiği ücret, iş, eş, çocuklar, arkadaşlar, iş çevresi ve diğer çevresi bütün bunlar Allah’ın uygun gördüğü en optimal kişiler ve uygun sistemlerdir. O zaman buradaki optimalliğin, en uygun oluşun, farkına varacak, Allahû Tealâ'dan razı olmamak için bütün sebepler ortadan kalkacaktır.

19.6.5. NEFS-İ RADİYE

Nefs-i Radiye, nefsin doymuş olması, onu RIZA MAKAMINA ulaştırır. Bu devrede nefs, iyi ve kötüyü, hayrı ve şerri hasenatı ve seyyiâtı ayırt etmeye başlamıştır. Bunlardan hangisi başına gelirse gelsin, olay iyi ve kötü, zararlı ve faydalı diye ayırabildiği halde, başına geleni tevekkülle kabul eder. Allah’ın o olayın başına gelmesinde oynadığı rolü iyi değerlendirir. Her olay, ya Allah öyle olmasını istedi ve takdir ettiği için veya öyle olmasına müsaade ettiği için, belli bir tarzda cereyan eder. 3. alternatif yoktur. Allah dileseydi olayı değiştirir başka bir tarzda başımıza gelmesini sağlardı. Ama, ya öyle takdir etmiş veya müdahale etmemiş ve olay o tarzda oluşmuştur. 

Bir olayın, Allah’ın iradesiyle vücuda gelmesi KADER; insanın iradesiyle oluşması ise KAZA'dır. Neticede ister kaza, ister kader olsun her olayda Allah’ın müsadesi vardır. Allah haberdardır.

Kişi, her olayın en azından Allah’ın müsaade etmesi ile gerçekleştiğini bilir ve kendi seviyesindeki ölçülere göre olay kötü de olsa nefsinin itirazını bastırarak razı olur. Burada, hem olayın kötü veya zararlı oluşu kanaatine varılır, hem de tevekkül edilerek razı olunur. İtiraz ve isyan yoktur. Bu sebeple bu makama RIZA MAKAMI denir, RAZİYE denir.

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs! 

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak! 

19.6.6. NEFS-İ MARDİYYE

Kim Allah’tan razı olursa, Allah da ondan razı olur. Nefsin, Allah’ın rızasını kazandığı bu devreye Mardiyye devresi denir.

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak! 

Madem ki, Allahû Tealâ herşeyin en uygununu insana ihsan etmiştir, o zaman herşey için Allahû Tealâ'dan razı olunur. O kişi bilecektir ki, Allah’tan razı olduğu anda Allah da ondan razı olmuştur. Her ne kadar tezkiye kademelerinde Allahû Tealâ , “Ey kulum! Biz senden razı olduk, sen de Biz'den razı oldun mu?” diye sual sorarsa da bu sadece kulu onore etmek içindir. Allahû Tealâ kendisi razı olmuştur ve kulunun da ondan razı olduğunu bilmektedir. Ama yine de ona onur vermek için böyle bir suali sorabilir. Allah’tan razı olmayan bir kişiye bu sual sorulmaz.

19.6.7. NEFS-İ TEZKİYE

Nefs, Allah’ın rızasını kazandıktan sonra temizlenmenin, zaptı rapt altına girmenin son aşamasına gelir. Tezkiye, nefsin kontrol altına alınması, temizlenmesi demektir.

35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah'adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah'a döner, ulaşır). 

Tezkiye olmak, Allah'a varmak, dönmek için bir vasıtadır. Kimse bu dünya hayatını yaşarken tezkiye olmadan, nefsini tezkiye etmeden Allah'a vasıl olamaz, dönemez. Onun için Allahû Tealâ tezkiyeyi kurtuluş anlamında kullanmaktadır.

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir. 

İnsan bu yedi kademede nefsini tezkiye ederse ruh da Allah’a 7 gök katını aşarak ulaşır. Fizik vücut da Allah’ın kulları arasına girmeye hak kazanır.

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah'a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir. 

Gösterim: 552