20.1. VELÂYET MAKAMLARI (TESLİM KADEMELERİ)

Tezkiye kademeleri sonunda kişi Allahû Tealâ 'nın velîsi olduktan sonra bir takım kademelerin aşılması lazımdır. Bu kademelere isim vermek gerekirse; FENA, BEKÂ, ZÜHD, MUHSİNLER, ULÛL-ELBÂB, İHLÂS ve SALÂH olmak üzere yedi tane velâyet kademesi sayılabilir. 

53/NECM-42: Ve enne ilâ rabbikel muntehâ.
Ve münteha (sonunda dönüş), mutlaka Rabbinedir. 

Bu noktadan itibaren insan için kemâl derecelerinde olgunlaşmaktır. Allah’a vasıl olan kişi Allah’ın evliyasından biri olmuştur. Bunu tamamlayabilen kişi için Allahû Tealâ'nın yolu, artık kemâl derecesinde olgunlaşmak istikametindedir.

Kim Allah’a vasıl olmuşsa bu demektir ki, ona ait ruh Allahû Tealâ'ya ulaşıp orada fani olmuştur. Bu sebeple, bu olgunlaşma, velâyet veya tasfiye kademelerinin ilki Fena kademesi, ruh’un Allah'a teslimidir.

20.1.1. FENA KADEMESİ VEYA RUHUN TESLİMİ

Nefsin tezkiyesi noktasında, nefsin 19 kötü afeti halen faal olarak nefsin içinde varlıklarını sürdürmektedirler. Ve nefsteki her afet şeytan için bir melce'dir, bir mekândır, bir sığınaktır. Bu sığınaklardan hangisine yerleşirse, şeytan o noktadan insana kumanda etmeye ve o istikamette idlâle düşürmeye çalışır.

5/MÂİDE-15: Yâ ehlel kitâbi kad câekum resûlunâ yubeyyinu lekum kesîran mimmâ kuntum tuhfûne minel kitâbi ve ya’fû an kesîr(kesîrin) kad câekum minallâhi nûrun ve kitâbun mubîn(mubînun).
Ey kitap ehli! (Kitap sahipleri), Kitap'tan çoğunu gizlemiş olduğunuz ve çoğundan vazgeçtiğiniz şeyleri, size beyan eden bir Resûl'ümüz gelmiştir. Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. 

5/MÂİDE-16: Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve yuhricuhum minez zulumâti ilân nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Allah (c.c.), rızasına tâbî olan kişiyi onunla (Resûlü ile) teslim yollarına hidayet eder. Kendi izniyle onları karanlıktan aydınlığa (zulmetten nura) çıkarıp Sırât-ı Mustakîm'e hidayet eder (ulaştırır). 

Tezkiyeye ulaşmış bir kişi, artık velî olmuştur, çünkü onun, nefsinde akladığı, temizlediği her kademe için ruhu bir kat yükselmiştir. Neticede, yedi kat geçmiş Sıdretü'lmünteha'yı aşarak Allah'a ulaşmıştır.

67/MULK-3: Ellezî halaka seb'a semâvâtin tibâkâ(tibâkan), mâ terâ fî halkır rahmâni min tefâvut(tefâvutin), ferciıl basara hel terâ min futûr(futûrin). 
Gökleri yedi tabaka (7 kat) olarak yaratan O'dur. Rahmân'ın yaratmasında bir uyumsuzluk göremezsin. Haydi bakışını çevir (tekrar bak), bir yarık (çatlak) görüyor musun? 

53/NECM-14: İnde sidretil muntehâ.
Sidretül Münteha'nın yanında. 

Allah'a ulaşmış ve velî sıfatını kazanmış kişi, nefsini kontrol altına alabilmiş kişidir. Tezkiyeden murad, temizlenmiş, iradenin kontrolü altına girmeye daha ehil olmuş ve büyük ölçüde idâri kontrol altına alınmış bir nefsin durumudur.

Yukarıda listede verilen 19 kötü afet nefste mevcuttur. Ama tezkiye seviyesinde istedikleri gibi davranmalarına irade ile mani olunur. Onlar da iradenin başlangıçtan daha kolay hükmedebileceği bir forma kavuşmuşlardır.

Allah’a ulaşmış kişi hidayete ermiştir. Ruhu Allah’a vasıl olmuştur. Burası 21. basamaktır. 22. basamakta ise ruh Allah’ta fâni olur.Allah o kişinin ruhuna (meab) sığınak olur.

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır. 

Ruh Allah’a teslim olmuş, Allah’ta yok olmuştur.

20.1.2. BEKA KADEMESİ VEYA BEKA MAKAMI

Vuslat olayı öyle bir olaydır ki, insan ruhu Allahû Tealâ’ya ulaştığı zaman orada mutlaka fani olmak ve muhafaza altına alınmak mecburiyetindedir. İnsana ait olan ruh ancak o zaman Allahû Tealâ’da fani olacaktır. Allahû Tealâ kendisinde fani olan ruhu yeniden yaratacağını ifade ediyor.

70/MEÂRİC-41: Alâ en nubeddile hayren minhum ve mâ nahnu bi mesbûkîn(mesbûkîne).
Onlardan daha hayırlısı ile değiştirmeye (onların yerine getirmeye)! Ve Biz, önüne geçilebilecek (engellenebilecek) değiliz. 

Âyet-i kerimede belirtildiği gibi o kişiye yeni bir ruh ihsan edilir. Bu ruh artık indi İlahi'de (mahşer meydanı) Allahû Tealâ’nın huzurunda bir yükseltilmiş taht kazanacaktır. Arkadan bakıldığında huzur namazının kılındığı safların sol tarafinda dünya ölçülerine göre yerden 3-4 metre yukarıda arşı tutan meleklerin havada tuttukları tahtlar vardır. Allahû Tealâ altından yapılmış ve mücevherlerle süslü o tahtlardan birini ruha ihsan eder.

Ruh İndi ilâhi'de BAKİ olmuştur.”

Burada bekabillah kullanılıyor. Bekafillah kullanılmıyor.Yani Allah’ta baki olmak değil, Allah ile baki olmak. Allah’ın indi ilâhisinde altın tahtlar üzerinde baki olmak.

İndi İlâhi'de BAKİ olmak, ruh olarak yeniden vücuda getirilmektir. Her ne kadar bazı velîler “Allah’ta baki olmak” diye bir ifade kullanmışsa da realite Allah’ın zat'ında baki olmak değil, Allah’ın indinde baki olmak sözkonusudur.

Allah’ın indi ise, İndi İlâhi'dir ki Huzur Namazını kıldığımız, Kıyâmet koptuğu zaman hepimizin toplanacağı mahşer meydanıdır. Mahşer yeri İndi İIâhi adını alır. İndi İlâhide ışığın kaynağını kimse bu güne kadar görememiştir. Ama ışık olduğu kesin ve açıktır. Çünkü orası en fazla güneşli günde ne kadar aydınlıksa, o kadar aydınlık olan bir yerdir. 

Aydınlığın kaynağı belli değildir. O aydınlık sebebi ile de insanların ruhlarına ait olan gölgeler oradaki sonsuz meydana düşer. Ama bu varlıklara bakıldığında bir kısmının gölgeleri vardır, bir kısmının ise gölgeleri yoktur. Kimin ruhuna Allahû Tealâ, İndi ilâhi de taht ihsan etmişse, kim Fenâ'dan Beka'ya geçmişse, böyle bir kişinin orada ruhunun gölgesi mevcuttur. Ötekiler o âlemin malı olmadıkları için gölgeleri de orada mevcut olmaz. Çünkü sadece görüntü olarak orada bulunmaktadırlar. Huzur namazını hanginiz gördüyseniz o söylediğimiz sahneyi bütünü ile hatırlarsınız. Görmeyenler hikmet kademelerini yaşarken mutlaka göreceklerdir. Yeter ki daimî zikre ulaşıp ulûl’elbab olsunlar. Hikmet sahibi olsunlar.

6/EN'ÂM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Rab'lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur. 



20.1.3. ZÜHD KADEMESİ

Zühd hali bir şeye olan rağbeti ondan daha iyisine çevirmekten ibarettir. Güzeli daha güzel ile degiştirmektir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim'de Yusuf Suresinin 20. âyet-i kerimesinde ZÜHD kelimesini kullanmaktadır. “Yusuf’u az bir para karşılığında sattılar. Ona karşı ZAHİD idiler.”buyurmaktadırlar. Birşeyden vazgeçmek, ona rağbet etmemekten, onun yerini alınan şey ise ona olan rağbetdendir. Kıymet vermeyip elden çıkarmak, satmak istenilen şeye karşı ZAHİD olunur.

Yönelinen şeye beslenen hisse SEVGİ adı verilir. ZÜHD demek, herhangi bir şeyden vazgeçip onun yerine daha iyi ve daha güzeline dönmek demektir. ZÜHD' de bir alış veriş var. Bu alış verişle satılan ve alınan malın birtikte değerlendirilmesi halinde kişi satılan şeye karşı ZAHİD alınan şeye karşı rağbetkârdır. Rağbet ettiği şeyi zahid olduğu şeye göre tercih eder, üstün tutar. Bu durumda dünya malına rağbet eden kervancılar Allah’ın âyet-i kerimesi olan Yusuf'a karşı zahid oldukları için az bir para ile elden çıkarıyorlar.

12/YÛSUF-20: Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdeh(ma’dûdetin), ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).
Ve onu (Yusuf'u), az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Çünkü; ona karşı zahidlerden idiler. 

Zühd kademesi, nefsin tasfiye kademelerinin 3. basamağındadır. Kişi evvelce Allah ile 2 kademede yakınlık kurmuş ve böylece 3. kademe olan zühd'e ulaşmıştır.

Zahid Allah’tan başka şeylerden yüz çevirendir. Yüz çevirdiği masiva olup, rağbet ettiği satın aldığı, sevdiği ise Allah’ın Zat`ı, Allah’ın zikridir. Bundan evvelki kademelerde zamanımızın ancak belirli bir kısmında Allah'ı zikredilir. Fakat ZÜHD kademesinde zikredilen saatler zikredilmeyen saatleri aşar. ZAHİD olma noktasına ancak Allah’ı çok zikrederek ulaşılabilir. Zikrin günün yarısını aşması lâzımdır.

33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey âmenû olanlar! Allah'ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin. 

33/AHZÂB-42: Ve sebbihûhu bukreten ve asîlâ(asîlen).
Ve O'nu, sabah akşam tesbih edin. 

33/AHZÂB-43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).
Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O'nun melekleridir ki O, mü'minlere Rahîm(dir). (Rahîm esmasıyla tecelli eden). 

Allah’ı çok zikrediniz sözünde çok kelimesi yarıdan fazlasını ifade eder. Günün çoğunda Allah’ı zikretmek, 12 saatten daha fazla zikretmektir. 13 saatlik bir zikir çok, kalan 11 saatlik zikirsiz geçen devre ise azdır. Allah’ı çok zikredenler zahidlerdir. Tercihleri zikirdir.

2/BAKARA-61: Ve iz kultum yâ mûsâ len nasbira alâ taâmin vâhidin fed’u lenâ rabbeke yuhric lenâ mimmâ tunbitulardu min baklihâ ve kıssâiha ve fûmihâ ve adesihâ ve basalihâ, kâle e testebdilûnellezî huve ednâ billezî huve hayr(hayrun), ihbitû mısran fe inne lekum mâ seeltum ve duribet aleyhimuz zilletu vel meskenetu ve bâu bi gadabin minallâh(minallâhi), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnen nebiyyîne bi gayril hak(hakkı), zâlike bi mâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).
Ve siz: “Ey Musa! Biz bir (çeşit) yemek (yemeye) asla sabredemeyiz. Artık bizim için Rabbine dua et. Bize yeryüzünün yetiştirdiği şeylerden, sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” demiştiniz. (Musa a.s): “Hayırlı olanı, daha değersiz olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? (Öyle ise) Mısır'a inin, sizin istediğiniz şeyler muhakkak ki orada var.” demişti. (Sonra da) onların üzerlerine zillet (sefalet) ve fakirlik (damgası) vuruldu. Ve onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmelerinden dolayıdır. İşte bu (ceza), asi olup (isyan edip), haddi aşmış olmaları sebebiyledir. 

30/RÛM-7: Ya’lemûne zâhiren minel hayâtid dunyâ, ve hum anil âhıreti hum gâfilûn(gâfilûne).
Onlar, dünya hayatının zahirini (görünen kısmını) bilirler. Ve onlar, ahiretten gâfil olanlardır. 



53/NECM-29: Fe a'rıd an men tevellâ an zikrinâ ve lem yurid illel hayâted dunyâ.
Artık zikrimizden dönen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir. 

53/NECM-30: Zâlike mebleguhum minel ilm(ilmi), inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bi menihtedâ.
Onların ilimden ulaşabildikleri (sadece) budur. Muhakkak ki senin Rabbin ki; O, kimin Kendi yolundan saptığını en iyi bilir ve O, kimin hidayete erdiğini en iyi bilir. 

Adem (AS)'a secde etmekten imtina eden İblis, Allah’tan Kıyâmet gününe kadar müsaade almıştır. İnsanları Allah yolundan saptırmaya azmetmiştir.

15/HİCR-39: Kâle rabbi bi mâ agveytenî le uzeyyinenne lehum fil ardı ve le ugviyennehum ecmeîn(ecmeîne).
(İblis şöyle) dedi: “Rabbim, beni azdırmandan dolayı, onlara mutlaka yeryüzünde (azgınlığı) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini azdıracağım. 

15/HİCR-40: İllâ ıbâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna. 

İblis Âdem zürriyetini Allah yolundan saptırmaya azmetmiştir ve bunu yaparken yeryüzünün süsü olan dünya ziynetlerini vasıta olarak kullanır.

20.1.4. MUHSİNLER KADEMESİ VEYA VECHİN (FİZİK VÜCUDUN) TESLİMİ

İhlâsa ve Salâha doğru çıkılan basamaklarda muhsinler kademesi veya vechin tesliminin yeri dördüncü tasfiye kademesindedir. Bir ölünün, ölü yıkayıcısına teslim olduğu gibi Allah’a teslim olmak gerekir. Vechin teslimi açısından, bu tam bir teslimdir. Kulun Rabbine, mahlûkûn, Hâlık'ına tam bir teslimle teslimidir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve yaşadığı dönem itibari ile kendisine tâbî olan herkes istisnasız bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişlerdir. 

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir. 

30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah'ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez. 

Fizik vücutlar Allah'a teslim olacak şekilde Allahû Tealâ tarafından yaratılmış ve insana emanet olarak verilmiştir. Verilen bu emânetleri Allah kendisine iade edilmesini emir buyurmaktadır.

4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir. 

Bu emir Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de verilmiştir. 

27/NEML-91: İnnemâ umirtu en a’bude rabbe hâzihil beldetillezî harremehâ ve lehu kullu şey’in ve umırtu en ekûne minel muslimîn(muslimîne).
Ben sadece "Rabbe (Allah'a) kul olmak" ile emrolundum. Bu belde ki, O (Allah), onu hürmete lâyık kıldı. Ve herşey O'nundur (Allah'ındır). Ve ben "teslim olanlardan olmakla" emrolundum. 

Allah tarafından verilen bu fizik vücudun teslim emrini Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve ona tâbî olanların hepsi yerine getirmişlerdir. 

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir. 

Bütün sahâbe Peygamber Efendimizi (SAV)'i örnek alarak Allah'a vechlerini teslim etmiştir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve ona tâbî olanları örnek alanlar da, dünya hayatını yaşarken fizik vücutlarını Allah'a teslim etmeleri söz konusudur. 

İnsan ruhu, yedi katlık bir gök katları yükselmesinin sonunda Allah'a fizik olarak varır ve orada fani olur. Ama insanın fizik vücudu Allahû Tealâ'ya hiçbir zaman varamayacak, Allah’a hiçbir zaman ulaşamayacaktır. Gene insanın aklının kumandasında kalacaktır. İnsan bir gerçeğin farkına varmıştır ; Fizik vücut ona ait değil, Allah'a aittir ve kişide bir emanettir. Kişi ne zaman, bu Allah’ın bende bir emânetidir noktasına ulaşırsa, ve emaneti Allah'a teslim ederse o zaman muhsinlerden olur.

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm'in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm'i dost edindi. 

Bu kademede nefsin afetleri hâlâ vardır. Kalpte %19 karanlık mevcuttur. Fakat buna rağmen o kişi Allah’ın emir ve nehiylerini asla çiğnemez.

3/ÂLİ İMRÂN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne). 
Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever. 



Vechin (fizik vücudun) tesliminin özellikleri;

  1. Vechin tesliminde tezkiyede olduğu gibi nefsin bütün afetleri vardır. Fakat kontrol altına alınmıştır.
  2. Nefsin afetleri mevcut olduğu halde onlarla Mucâdele, tezkiyedeki gibi devam etmektedir. Kontrol mekanizması sağlam bir şekilde yerleşmiştir. Nefs başka bir talebe sahip olsa bile Allah’ın emrine derhal itaat edilir.
  3. Vechin tesliminin işareti Allah’ın imtihanıdır. İmtihan gerçekleştiği an nefs kaale alınmadan, hesaba katılmadan Allah’ın emirlerine derhal itaat edilir. Bu itaatte tereddüt ve bekleme yoktur.
  4. Vechin tesliminde olaylar hayır hüviyetini henüz kazanmamıştır. Yani vechin teslimi ile teslim olmuş kişide bazı olaylar iyi, bazı olaylar kötü değer taşır. Fakat kötü olaylar da tevekkül ile karşılanıp derhal razı olunur.

20.1.5. ULÛL’ELBAB KADEMESİ (HİKMETİN İLK KADEMESİ) – NEFSİN TESLİMİ

Ulûl’eIbab, lübblerin sahipleri “Sır Hazinelerinin, özün özünün, hikmetin, tam nura ulaşmış nefs kalbinin sahipleri” demektir. Ulûl’EIbab;

  1. Daimî zikrin sahibidir.
  2. Kalbinde hiçbir afet kalmamıştır. (Kalp tasfiye olmuştur.)
  3. Kalp kulağı açılmıştır.
  4. Kalp gözü açılmıştır.

Bunlar iktisap edilmesi gereken haklardır. Kalp gözününün ve kalp kulağınının açılması kişiye 3 tane de vasıf şartı kazandırır.

  1. Ehli tezekkür olmuştur.
  2. Ehli hayır olmuştur.
  3. Ehli hüküm olmuştur (hikmet ehli).

Kişinin nefsinin kalbi 7 kademe müzeyyen olur. Kalp gözü açıldığından yerlerin melekûtunu (sırlarını) görecektir.

İhlâsa ulaşmaya doğru insan artık ulûl’elbab'tan biri olmuştur. Ulûl’elbab, sır kapısı sahipleri (Üst seviye, akıl sahipleri) demektir. İnsanın manevî kalbinde bir Allah’a açılan bir de şeytana açılan kapı vardır. Allah'a açılan kapıdan rahmet, şeytana açılan kapıdan ise, Zulmet girer. Bu iki kapı eşit büyüklüktedir. Bu kapılardan sadece birini örtecek bir mühür Allah'a açılan kapıyı örtmektedir. Şeytana açılan kapı ise açık durmaktadır. Allah’ın ismini ard arda kalben zikretmeye, Zikrullâh'a başlandığı zaman zikrin manevî tesiri, şeytana açılan kapıya doğru mührü sürmekte, böylece şeytana açılan kapı kapanmakta, Allah’a açılan kapı ise açılmaktadır. Muhakkak ki en güzeli Allah’a açılan kapının devamlı açık durması, şeytana açılan kapının ise devamlı kapalı kalmasıdır.

Zikir devamlı yapılabilirse, daima Allah’ı akla getirir de, kalpden daima Allah zikredilirse, o zaman kalbin Allah’a açılan kapısı daima açık, şeytana açılan kapısı da daima kapalı kalır. Bu demektir ki, kalbe daima nurlar yağar ve kalp nurla tamamen dolar. 

50/KAF-8: Tebsıraten ve zikrâ li kulli abdin munîbin.
Münib olan (Allah'a yönelen: Allah'a ulaşmayı dileyen) bütün kullarına basiret olsun (onların kalp gözleri açılsın) ve (çok) zikretsinler (daimî zikre ulaşsınlar) diye. 

1. 12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah'ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah'ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.” 

2. 45/CÂSİYE-20: Hâzâ basâiru lin nâsi ve huden ve rahmetun li kavmin yûkınûn(yûkınûne).
İşte bu (Kur'ân), insanlar için basirettir. Ve yakîn hasıl eden kavim için hidayettir, rahmettir. 

3. 50/KAF-22: Lekad kunte fî gafletin min hâzâ fe keşefnâ anke gıtâeke fe besarukel yevme hadîdun.
(Allahû Teâla buyurur): “Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. İşte senden perdeni kaldırdık. Artık bugün senin görüşün keskindir.” 

4. 22/HACC-46: E fe lem yesîrû fîl ardı fe tekûne lehum kulûbun ya’kılûne bihâ ev âzânunyesmeûne bihâ, fe innehâ lâ ta’mal ebsâru ve lâkin ta’mal kulûbulletî fîs sudûr(sudûri).
Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onların, onunla akıl ettikleri kalpleri ve onunla işittikleri kulakları olsun. Fakat baş gözleri kör olmaz. Lâkin sinelerdeki kalpler kör olur. 



5. 41/FUSSİLET-53: Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakk(hakku), e ve lem yekfi bi rabbike ennehu alâ kulli şey’in şehîd(şehîdun). 
Âyetlerimizi afakta (ruhumuzun baş gözüyle) ve enfüste (nefsimizin kalp gözüyle) onlara göstereceğiz. O'nun hak olduğu onlara tebeyyün etsin (açıkça belli olsun) diye. Rabbinin herşeye şahit olması kâfi değil mi? 

6. 6/EN'ÂM-75: Ve kezâlike nurî ibrâhîme melekûtes semâvâti vel ardı ve li yekûne minel mûkınîn(mûkınîne).
Ve böylece Biz, İbrâhîm'e onun mûkınîn (yakîn hasıl edenlerden) olması için yerin ve göklerin (semaların) melekûtunu gösteriyoruz (gösteriyorduk). 

Yukarıdaki âyet-i kerimeler, kalp gözü hakkında Allahû Tealâ’nın beyanlarıdır. Muhakkak ki, Allah dilediğinin kalp gözünü açarsa o kula bütün âlemleri göstermeye başlâr. Evvelâ yerin melekûtu olarak 7 kat cehennemi ve zemin kattaki ana dergâhı gösterecektir. En üst gönül gözü düzeyi, Ru'yetüllâh'dır. Kalp aynasında Allah (CC) görünür. Gönül gözü, bir hikmettir.

2/BAKARA-269: Yu’til hikmete men yeşâu, ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ(kesîren), ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi). 
(Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse böylece ona çok hayır verilmiştir. Ve ulûl elbabtan başkası tezekkür edemez. 

İslâm kelimesi, kelime-i şahadet getiren ve ameli olmayan ilk basamaktaki mü'minden 14. basamaktaki Salihin'e kadar her kademedeki mü'mini kapsayacak kadar geniş bir spektruma sahipdir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) ise, bize sadece İslâm’ın şartlarını öğretmeye değil, bu yelpaze içindeki her kademede bizi yetiştirmeye mezundur ve vazifeli kılınmıştır.

2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi)tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap'ı(Kurânı Kerim'i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.. 

Önce âyetlerin okunmasından bahsedilmektedir. Sonra nefsin tezkiye edilmesinde (velî olmamızda), Peygamber Efendimiz (S.A.V) görevli kılınmaktadır. Sonra ilimden daha üst seviyeli yani bir bölümde irfan öğretmekte de vazifelidir. Çünkü kitap (Kur’ân-ı Kerîm) sadece ilim değil, irfanı da kapsar. İrfan, bilindiği gibi, ilmin ikinci kademesi olan üst kademe ilimdir. Allahû Tealâ bu âyet-i kerimede, kitap öğretimini tezkiyeden sonraya koyduğuna göre, irfan eğitimi tezkiye bittikten sonra verilmeye başlar. Esasen irfanın başlangıcı Velâyet kademeleri ile başlar, neticesi hikmettir ve hikmet öğretimi de âyet-i kerimede Kitap öğretiminden hemen sonra verilmişir. Allahû Tealâ’’nın ifade ettiği husus hem ilim, hem de hikmettir. Hikmet, 2 kademede yaşanır; Ulûl’elbab ve İhlâs’ta. Allah “Size bilmediğiniz şeyleri öğretir” bölümünü hikmetten sonraya almıştır ki, hikmetle birlikte bu ifade salâhın üst bölümlerini de kapsamaktadır.

21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun. 

Ulûl’elbab'dan bahsederken, onların kalplerinin devamlı Allah’tan rahmet aldığını, bu rahmet ile kalplerinin devamlı nurlandığını ve pırıl pırıl aydınlık olduğunu yukarıda ifade etmiştik. Bunun sebebi, bu kişilerin devamlı zikir yapmasıdır. Devamlı zikir yaptıkları için kalpleri Allah’tan gâfil olmamakta, Allah da onları mükâfatlandırmaktadır. Bu kişi hayrın sahibidir. Her an zikirde olduğu için her an hayır kazanmaktadır.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı). 
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru. 

Bu durumda Ulûl’elbab’ın ehli zikir olduğu devamlı zikir yaptıkları ve bu sebeple şeytanın onlara musallat olamadığı anlaşılmaktadır. Devamlı zikirle meşgul olan bu kullarına, Allah’ın başkalarının bilmediği şeyleri öğrettiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Ehli zikir Allah’la tezekkür, eden her an Allah’la konuşabilen kişidir. Allah sadece peygamberlerine değil ulul elbâb kullarına da vahyeder. Allah’ın kullarıyla konuşması vahiy yoluyladır. Kur’ân’ı Kerîm’de Allah’ın Hz. Musa’nın annesiyle, Hz. İsa’nın havarileriyle de vahiy yolu ile konuştuğu buyrulmaktadır. Şura 51- Kasas-7 Taha 38 

42/ŞÛRÂ-51: Ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu, innehu aliyyun hakîm(hakîmun). 
Allah'ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır, illâ vahyile veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah, bilir ve hikmet sahibidir. 

28/KASAS-7: Ve evhaynâ ilâ ummi mûsâ en erdıîh(erdıîhi), fe izâ hıfti aleyhi fe elkîhi fîl yemmi ve lâ tehâfî ve lâ tahzenî, innâ râddûhu ileyki ve câılûhu minel murselîn(murselîne).
Ve Musa (A.S)'ın annesine şöyle vahyettik: "Onu emzirmesini ve onun için korktuğu zaman onu nehre atmasını (bırakmasını). Ve sen korkma, mahzun olma (üzülme). Muhakkak ki Biz, onu sana döndüreceğiz. Ve onu mürselinlerden (resûllerden) kılacağız." 



20/TÂHÂ-38: İz evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ.
Vahyedilecek şeyi annene vahyetmiştik. 

65/TALÂK-11: Resûlen yetlû aleykum âyâtillâhi mubeyyinâtin li yuhricellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti minez zulumâti ilen nûr(nûri), ve men yû'min billâhi ve ya'mel sâlihan yudhilhu cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), kad ahsenallâhu lehu rızkâ(rızkan).
Resûl, âmenû olanları (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyenleri) ve amilüssalihat (salih amel, yani nefs tezkiyesi) yapanları, karanlıklardan nura çıkarmak için size Allah'ın âyetlerini açıklayarak okur. Ve kim, Allah'a îmân ederse ve salih (nefsi ıslâh eden) amel işlerse onu, içinde ebediyyen kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere dahil eder (koyar). Allah('ın Zat'ı), onun (resûl) için en güzel rızık olmuştur. 

3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: "Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir). 

Allahû Tealâ ulûl’elbab olan kullarına müteşâbih âyetleri tezekkür etmek yetkisi verdiğine göre, onlara bu âyetleri tezekkür edebilecek doğru bilgileri vahyediyor ve onlara başkalarının bilmediğini öğretiyor sonucuna bir defa daha varılmaktadır. Bütün sahâbe ulûl’elbab olmuştur.

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleri). 



Ulûl’elbab makamı, hikmetin birinci kademesidir. Kişinin kalp gözü, kalp kulağı açılmıştır. Allah, hikmetin birinci kademesi olan Ulûl’elbab makamında kişiye zemin katı gösterir. Zemin katta yaşanan bütün olayları Allahû Tealâ gönül gözü ile o kişiye gösterir ve idrak ettirir. Ulûl’elbab olan kişi ayn’el yakîne ulaşmıştır.Yerlerin melekûtunu ve devrin imamının dergâhını ve orada yaşananları görecektir. Kişi aynel yakînin sahibidir.Görerek yakîn olmuştur.

Ehli hüküm olan bu kişi Kur’ân’daki İslâm’ın 28 basamağının 5.Velâyet makamı olan daimî zikirdeki kişidir. Her an Allah’la konuşabildiği için Allah’a sorarak hareket edecek ve hükmün sahibi olacaktır. Âyetlerin 28 basamaktan hangisini anlattığını bilen ve hüküm verebilen kişidir. Daimî zikirde kişinin kalbi 7 mertebe müzeyyen olmuştur.

20.1.6. İHLÂS KADEMESİ (VEYA SABİKUN, HİKMETİN 2. KADEMESİ) – İRŞAD OLMA

İhlâsda nefs öyle bir tasfiyeye tâbî tutulacaktır ki, nefsin 19 kötü afetinden hiçbirinde şeytana mekân, melce teşkil edecek bir sığınak kalmayınca artık şeytanın sığınıp da kişiyi kontrolü altına almaya, idlâle düşürmeye imkanı da kalmayacaktır. Nefsin tasfiye edildiği, şeytana mekân olma vasfının sona erdirildiği bu noktaya ihlâs diyoruz. Göklerin melekûtunun gösterilmesi ihlâs makamının başladığını gösterir. Nefste hiç afet kalmamış, kalp 7 mertebe daha müzeyyen olmuştur.

Nefste afetler, ruhda hasletler vardır. İhlâs noktası öyle bir noktadır ki, orada nefsteki bütün afetler tasfiye edilmiş sona erdirilmiş yok edilmiş, yerlerine ruhdaki hasletler yerleştirilmişlerdir. Böylece nefsin 19 fakültesinde de artık şeytanın sığınabileceği ve tesir edebileceği bir yer kalmamaktadır.

Şeytan, ruha ve onun hasletlerine tesir edemez. İhlâs öyle bir noktadır ki, o noktada yavaş yavaş kâinattaki mahlûkların insanın emrine verildiği gerçeğine yaklaşılmaktadır.

45/CÂSİYE-13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır. 

İnsan yaratılan bütün mahlûkat içinde Eşrefülmahlûkat'tır. Yani en şerefli mahlûktur ve yeryüzünün halifesi kılındığı cihetle, bütün mahlûklardan üstündür ve halifedir. Çünkü Allah’a varmak, Allah’a ulaşmak imkânına ve yetkisine sahip tek varlık insandır.

Allah’ın en sevgili mahlûku olduğunu, yerlerin ve göklerin, bütün mahlûkatının emrine musahhar kılındığı (emrine verildiğini) insan ihlâsda anlamaya ve idrak etmiye başlar.

İhlâs kademesinde hikmetin ikinci kademesi yaşanır. Kalp gözü ve kalp kulağı ile zemin kattan sonraki gök katlarına yakîn olunur. İhlâs bu bakımdan 7 kademede yaşanır. 

1. İhlâs kademede 1. gök katı gösterilir.

2. İhlâs kademesinde 2. gök katı gösterilir.

3. İhlâs kademesinde 3. gök katı gösterilir.

4. İhlâs kademesinde 4. gök katı gösterilir.

5. İhlâs kademesinde 5. gök katı gösterilir.

6. İhlâs kademesinde 6. gök katı gösterilir.

7. İhlâs kademesinde 7. gök katı gösterilir.

7. katın 7. âlemi gösterilir. Sıdretül Müntehâ’daki boşlukta bulunan ağaç varlıklar âleminin sonudur. Hikmetin ikinci kademesi burada son bulur.

İhlâs makamında kişi irşada ulaşır. Kişi irşad edilmiş, fakat henüz irşad etmek yetkisini kazanmamıştır. Bütün sahâbe irşada ulaşmışlardır.

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). 
Ve aranızda Allah'ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır. 

20.1.6.1. SIBGATULLAH OLMAK

6. gök katına ulaşan bir sâlik, orada buz kalıbına benzer görünümdeki çok açık yeşile çalan beyaz bir nurla nurlanır. Nurlanırken ruhun derisi beyaz renge bürünür ve çatlar. Bu işlem bir süre devam eder. Her gün 6. kata çıkılır. Ruh, kendisine gerekli nuru derinliklerine sindirmeye başlar. Nihâyet hücreler nurla dolar. Bu nokta nurlanmanın tamamlanma noktasıdır ki, bundan sonra, “Fetih” müyesser olacaktır. Bu nokta sıbgatullah olma, yani Allah’ın boyası ile boyanma noktasıdır.

2/BAKARA-138: Sıbgatallâh(sıbgatallâhi) ve men ahsenu minallâhi sıbgaten, ve nahnu lehu âbidûn(âbidûne).
Allah'ın boyası; Allah'ın boyası ile boyanandan daha ahsen (daha güzel) olan kim vardır? Ve biz, O'na kul olanlarız. 

İşte Ulûl’elbab'ın 24 saat zikre ulaşması da, kalbi devamlı nurlu kılmaktadır. Şeytana açılan kapı devamlı kapalı olduğu cihetle zulmet kalbe giremez. Fakat Ulûl’elbab olana kadar, kişi 24 saate göre çok küçük bir oranda zikirle başlayarak yavaş yavaş zikrini artırmıştır. Ve dikkatini kalp zikrine toplayarak 24 saatlik zikre ulaşmıştır. Devamlı zikrin anahtarı kalp zikridir. Dikkat edilmelidir ki, tesbih zikrinde zorunlu en üst rakam 47 bindir. Belli bir hıza ulaşmış bir velî için bunun süresi yaklaşık 2 saattir. Yani en üst seviyede zorunlu tesbih görevi yüklenmiş ve velîde zikir oranı 24 saate göre %10 bile değildir. Eğer velî, kalp zikrini esas alır da, kalbinin her atışındaki zikrin idrakine varırsa, bu idraki açık tuttuğu sürece zikirdedir. Kalp zikri biz istesek de istemesek de devam eder. Ama önemli olan, kalbin kendi kendine zikretmesi değil bu zikrin idrakinde olmaktır. Bu idrak Allah’ı düşünmekle ve hele Ru'yetullâh ile perçinlenirse en üst düzeyde zikir vücut bulmuş olur. Bu zikrin günün tamamını kapsaması ihlâsa yaklaştırır. Burada Ulûl’elbab'ın son kademesine gelinmiştir.

Ulûl-elbâb, zikri en üst seviyesine çıkarıp, devamlı zikir üzere kaldıkça zikir, nefsi temizleyecek ve devamlı tasfiye edecektir. Nefsi tasfiye noktasına ulaştıran, bütün fakülteleri şeytana sığınak teşkil etmemek üzere aydınlatan, nurlandıran husus zikirdir. Zikir üst seviyelere yükseldikçe, yani bir gün içindeki zikir süresi giderek günün tamamını kapsıyacak hale yaklaştıkça hem her ibadet zikirle yapıldığı cihetle ibadetin huşû derecesi yükselmektedir, hem de zikir süresi arttığı ve zikir de huşû ile yapıldığı için nefsin tasfiyesi süratle tamamlanmaktadır. Zikir günün tamamına yayıldığı an tasfiye tamamlanmaz. Bir süre devamlı zikir yapılarak şeytanın sığınabileceği bütün sığınaklar yok edilir. Devamlı zikre ulaşıldığı an Ulûl’elbab hemen muhlis, yani ihlâs sahibi olmaz.

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı). 
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır. 

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı). 
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru. 

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur. 

Ulûl’elbab’a sadece zemin katın, özellikle devrin imamının dergâhının bütün sırları gösterilir. Bir süre devamlı zikir yapılır, bu zikir devamlı, kalıcı hüviyet alır. Herkese göre değişen bu sürenin sonunda tasfiye işlemi tamamlanır. Şeytana sığınak kalmaz. İşte bu nokta ihlâsa geçilecek noktadır. Nasıl sıbgatullah (Allah’ın boyası ile boyanmış) olurken her gün nurlandırmaya devam ediliyor da bir süre sonra hücreler nurla doluyor ve sıbgatullaha ulaşılıyorsa, 24 saat zikrin bir müddet (herkese göre müddet değişir) devam etmesi gerekir ki “ulûl’elbab” ihlâsa ulaşsın, muhlis olsun. “Hâlis”, saf ve katışıksız olunsun. 

Bilindiği gibi halis kelimesi, saf ve katışıksız anlamına gelmektedir. Ulûl’elbab kademesinde 7, ihlâs kademesine 7; toplam 14 kademe müzeyyen olan kişi muhlis olur. 14 kademe kalp müzeyyen olmadan halis olmak mümkün değildir. Safi nura erişildiği zaman halis olunur. Böyle bir velî muhlisîndendir ve ikinci defa sıbgatullah olmuştur. Bu defaki sıbgatullah (nurlanma) kalbin Allah’ın boyasıyla boyanmasıdır. Bu kişi muhlis olmuştur. İhlâs'a ulaşmıştır.

Bu noktada birinci gök katının sırları gösterilir. Bu nokta İHLÂS’ın başlangıç noktasıdır. İhlâs sahibine (MUHLİS) Allah bütün gök katlarını birer birer gösterir. Sonunda yedinci gök katının 7 âlemi ve 7. gök katının en üst noktası olan Sidretül Münteha gösterilir.

14/İBRÂHÎM-5: Ve le kad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ en ahric kavmeke minez zulumâti ilen nûri, ve zekkirhum bi eyyâmillâh(eyyâmillâhi), inne fî zâlike le âyâtin li kulli sabbârin şekûr(şekûrin).
Andolsun ki; Biz Musa (A.S)'ı: “Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat (onlara Allah'ın günleri boyunca zikrettir).” diye âyetlerimizle (delillerimizle, mucizelerimizle) gönderdik. Muhakkak ki; bunda şükredip, sabredenlerin hepsi için âyetler (deliller) vardır. 

38/SÂD-82: Kâle fe bi izzetike le ugviyennehum ecmaîn(ecmaîne).
(İblis): "Bundan sonra Senin izzetine (andolsun ki) onların hepsini mutlaka azdıracağım." dedi. 

38/SÂD-83: İllâ ibâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
Onlardan Senin muhlis kulların hariç. 

15/HİCR-39: Kâle rabbi bi mâ agveytenî le uzeyyinenne lehum fil ardı ve le ugviyennehum ecmeîn(ecmeîne).
(İblis şöyle) dedi: “Rabbim, beni azdırmandan dolayı, onlara mutlaka yeryüzünde (azgınlığı) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini azdıracağım. 

15/HİCR-40: İllâ ıbâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna. 

İhlâsta şeytanın kişiyi iğvaya düşürebilmesi mümkün değildir. Bir taraftan kalp tamamen nur ile doludur, diğer taraftan da nefste şeytana melce teşkil edebilecek hiçbir sığınak kalmamıştır ve bu iki husus da iyice yerleşmiştir.

Muhsinler öyle kimselerdir ki, Allah’ın emirlerini en üst seviyede huşû ile yapmaya çalışırlar. Bütün ibadetlerde huşû derecesi o ibadet yapılırken hangi ölçüde Allah’ın düşünüldüğüne ve zikredildiğine bağlıdır. 

Muhlisler ise günün tamamında zikirle meşgul oldukları için bütün ibadetlerini en yüksek huşû seviyesinde gerçekleştirmektedirler yani ibadetlerini yapılabilecek en iyi şekilde ifâ etmektedirler.

İhlâs sahibi kişi Allah indinde büyük mükâfatlara namzettir. Çünkü onlar hem nefslerinin 19 afetini tasfiye etmişlerdir, hem de devamlı zikir yapmaktadırlar. Nefslerini tasfiye ettikleri cihetle hiçbir afette şeytana melce kalmamıştır. Şeytan hiçbir afete sığınamaz ve o sığınaklarda yuvalanarak muhlislere tesir edemez.

20.1.6.2. TÖVBE-İ NASUH

Varlıklar âleminin sonuna olan Sıdretül Münteha’ya kadar ayn’el yakîn yaşanmış bitmiştir. Bir seher vakti bu kişi Nasuh Tövbe’sine davet edilir. Daveti alanın bir itirazı söz konusu olmadığı halde, Allahû Tealâ, bir lütufta bulunarak Tövbe-i Nasuh'a davet ettiği Muhlis'in bir itirazı olup olmadığını sorar. Daveti alan Tövbe-i Nasuh ile tövbe eder. Tövbeden sonra artık salihînden biri olunmuştur. Bu tövbe, ihlâs’ın bittiğinin salâh’ın başladığının işaretidir.

Bu tövbe öyle bir tövbedir ki, artık bozulması söz konusu değildir. Çünkü tövbeleri bozan talepler nefsten gelir. Nefste şeytan bir melce, bir sığınak bulabilmelidir ki, oraya sığınsın da, idlâle düşürmek için talepte bulunsun. Tasfiye edilmiş olan nefste şeytanın yuvalanabileceği hiçbir yer yoktur. Olmayınca şeytanın idlâle düşürmesi mümkün olmadığı için, bu “Nasuh Tövbesi” teklif edilir, tatbik edilir ve bir daha bu tövbe bozulmaz. Çünkü tövbeyi bozabilecek unsurlar ortadan kalkmıştır. Onlar artık mevcut değildir ki tövbeyi bozabilsinler.

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler)! Allah'a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O'nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler. 

Tövbe-i Nasuh'un tamamlanması öyle bir safhadadır ki, bütün aklanmalar, halis olmalar tamamlanmış salih olmanın temel işareti oluşmaya başlamıştır.

20.1.7. SALÂH MAKAMI

Sidretül Münteha’nın gösterilmesinden sonra Tövbe-i Nasûh’a davet edilen kişi salâh makamına geçmiştir. Salâh Makamı 7 kademedir. (Tahrim 7-8)

1. kademesinde ( mürşidine ulaştıktan sonraki ) günahları örtülür (Tahrim-8).

2. kademesinde salâh nuru verilir.

3. kademesinde (mürşidine ulaştıktan sonraki) günahları sevaba çevrilir.

4. kademesinde de iradesini Allah’a teslim eder (irade teslimi).

5. kademesinde Allah irşada memur ve mezun kılar (mürşidler).

6. kademesinde iradenin ref’i (kavim resûlleri).

7. kademesinde tasarruf (devrin imamı).

20.1.7.1. GÜNAHLARIN ÖRTÜLMESİ



Bu ilk kademe kişinin mürşidine ulaştıktan sonraki günahların örtülmesidir. 

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler)! Allah'a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O'nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler. 

20.1.7.2. SALÂH NURU

Salihlerden ikinci kademeye ulaşanların işareti, başlarının 30 cm. kadar üstünde, biraz sağ tarafta kalan, baş büyüklüğünde, dairesel bir nurdur. Bu nurun rengi çok açık yeşile çalan beyazdır. Güneş gibi devamlı aydınlık verir. Kim salihlerden olup böyle bir nura ulaşmışsa o üçüncü defa sıbgatullah olmuş ve Allah’ın nuru ile üçüncü defa nurlanmış olur.

Tövbe-i Nasuh ile beraber kalbe nur hüviyetinde gelen rahmeti Allah 2 kat artırır. Artan nur Kalpde zulmeti nura çevirmek gibi bir vazife için değil, başımızın üzerinde (Salâh)'ın işareti olan dairesel nuru vücuda getirmek için gönderilmektedir. Belli bir sürede (süre herkese göre değişir) nur dairesel hüviyetini alır ve bunu ebediyen muhafaza eder. Bu nura sahip olan kişi, artık Allah’ın “Salih” kullarından birisi olmuştur. Salâh makamına gelene kadar kişinin başının üzerinde devrin imamının ruhu vardı.O ruhun da üzerinde salâh nuru vardı. Salâh makamına ulaştığı zaman, o kişinin “nurumuzu tamamla!” talebi üzerine, Allahû Tealâ kişinin kendi salâh nurunu verir. Nur tamamlanır. Kişi tayyi mekân yapablsin diye Allah o kişiye bir ruh verir. O ruhun ise üzerinde salâh nuru vardır. Bu ruhla beraber başının üzerinde o 2 nura ilâveten 3. bir nur oluşur. Üçü de salâh nurudur. Artık bu kişi nurları önünde ve sağında olmak üzere o nurlarla yürür.

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler)! Allah'a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O'nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler. 

20.1.7.3. GÜNAHLARIN SEVABA ÇEVRİLMESİ

Salâh makamının 3. kademesi günahların sevaba çevrilmesidir. Allah’ın salâhın 1. kademesinde örttüğü günahları bu kademede sevaba çevirmesi söz konusudur. Bu günahlar velî olduktan sonra işlenmiş olanlardır. Buradaki resule îmân kişinin huzur namazının imamını kalp gözüyle görerek ulaştığı tahkiki imândır.

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler)! Allah'a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O'nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler. 

57/HADÎD-28: Yâ eyyuhâllezîne âmenût tekûllâhe ve âminû bi resûlihî yû’tikum kifleyni min rahmetihî ve yec’al lekum nûren temşûne bihî ve yagfir lekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey âmenû olanlar (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyenler), Allah'a karşı takva sahibi olun. Ve O'nun Resûl'üne îmân edin ki, size rahmetinden iki kat versin. Ve sizin için, onunla beraber yürüyeceğiniz nur kılsın (versin). Ve sizi mağfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin). Ve Allah; Gafur'dur, Rahîm'dir. 

20.1.7.4. İRADENİN TESLİMİ (1. KÖLELİK MAKAMI)

Salâhın dördüncü kademesi iradenin teslimidir.

Kişi Allah için yaptıklarının yetersiz olduğunu idrak etmiştir. Allah’a kul olmak artık ona yetmemektedir. Allah’tan, Allah’a köle olmayı talep eder. Ruhunu, vechini ve nefsini Allah’a teslim etmiştir. Kölelik iradenin de teslimini icap ettirir. Allah talebi kabul ederse kulunun iradesini bağlar. Kul Allah’a köle olmanın ilk adımını atmıştır. Her saniye ne yapması lazım geldiğini Allah’tan soracaktır. Ve ona artık Allah kumanda edecektir. İrade teslimi yapan kişinin kalbi 18 mertebe müzeyyen olmuş ve Allah’a teslimi külli ile teslim olmuştur. Bu kişi bihakkın takvanın hakkatukatihi takvanın, Hakkul yakîn’nin sahibi olmuştur. Mükâfatı Allah’ın Zat’ını görmektir. İrşada memur ve mezun kılınmıştır. 

3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne). 
Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim olmadan ölmeyin! 



3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir. 

57/HADÎD-19: Vellezîne âmenû billâhi ve rusulihî ulâike humus sıddîkûne veş şuhedâu inde rabbihim, lehum ecruhum ve nûruhum, vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbul cahîm(cahîmi).
Ve, Allah'a ve O'nun Resûl'üne inananlar, işte onlar, onlar sıddıklardır ve şehitlerdir. Rab'lerinin yanında onların ecirleri ve nurları vardır. Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar cahîm (alevli ateş) halkıdır. 

20.1.7.5. İRŞADA MEMUR VE MEZUN KILINMA (MÜRŞİDLİK)

Salâhın dördüncü kademesinde irade teslimini yapan kişinin kalbi 18 mertebe müzeyyen olmuş ve Allah’a teslimi külli ile teslim olmuştur. Bu kişi Bihakkın takvanın hakkatukatihi takvanın, Hakkul yakîn’nin sahibi olmuştur. Mükâfatı Allah’ın Zat’ını görmektir. Ruyetullah olduktan bir kademe daha kalbi müzeyyen olur. Böylece iraşada memur ve mezun kılınan kişinin kalbi toplam 19 kademe müzeyyen olduğu için irşada memur ve mezun kılınmıştır. 

3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne). 
Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim olmadan ölmeyin! 

3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir. 

57/HADÎD-19: Vellezîne âmenû billâhi ve rusulihî ulâike humus sıddîkûne veş şuhedâu inde rabbihim, lehum ecruhum ve nûruhum, vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbul cahîm(cahîmi).
Ve, Allah'a ve O'nun Resûl'üne inananlar, işte onlar, onlar sıddıklardır ve şehitlerdir. Rab'lerinin yanında onların ecirleri ve nurları vardır. Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar cahîm (alevli ateş) halkıdır. 

20.1.7.6. İRADE’NİN REF’İ (KAVİM RESULLERİ)

Salâhın 6. kademesi iradenin ref edilmesi yani kaldırılmasıdır.

4/NİSÂ-69: Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn(sâlihîne), ve hasune ulâike rafîkâ(rafîkan).
Ve kim, Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, o taktirde işte onlar, Allah'ın kendilerine ni'met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Ve işte onlar ne güzel arkadaştır. 

Bir süre sonra Allah kulunun iradesini ref eder.Bu noktadan itibaren kulun Allah’tan birşey sormasına gerek kalmaz. Her an Allah kuluna ne yapması gerektigini bildirecek devamlı emirler verecektir. Kul bundan sonrakı hayatı boyunca hep Allah’tan aldıgı emirleri yerine getirecek , kendisine ait bir irade kalmadığından bundan sonsuz bir zevk alacaktır. (Kavim Resûlleri)

20.1.7.7. TASARRUF

Peygamberlerin devrinde Allah huzurunda günde 7 defa kılınan Huzur namazının imamları asaleten peygamberlerdir. Her devrin peygamberi asaleten Huzur namazının imamlığı ile görevlendirilir. Peygamberlerin yani nebilerin mevcut olmadığı fetret devirlerinde bu göreve bütün kavimlerde bulunan resullerden biri vekaleten tayin edilir. 

3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, ona mutlaka îmân edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz" diye misak aldığı zaman, "İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?" diye buyurdu. (Onlar da): "İkrar ettik (kabul ettik)" dediler. (Allahû Teâlâ): "Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim." buyurdu. 

5/MÂİDE-19: Yâ ehlel kitâbi kad câekum resûlunâ yubeyyinu lekum alâ fetretin min er rusuli en tekûlû mâ câenâ min beşîrin ve lâ nezîrin fe kad câekum beşîrun ve nezîr(nezîru) vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Ey Kitap ehli! Resûllerin (peygamberlerin) fetret devrinde (aralarının kesildiği zamanda), sizlere gerçekleri açıklayan Resûl'ümüz (elçimiz) gelmişti. "Bize bir müjdeleyici ve de uyarıcı gelmedi" dersiniz diye (dememeniz için). Oysa size "müjdeleyici ve uyarıcı" bir Resûl gelmişti. Allah herşeye kaadirdir. 

Bütün devirlerde mutlaka bir Huzur namazı imamı vardır. Her devirde sadece bir kişi, huzur namazının imamı tasarruftadır. Yani kendinden konuşamaz, kendinden birsey yapamaz, onu Allah konuşturur, her yaptığı Allah’ın yaptırdığıdır. Allah’ın tasarrufunda olan bu kişi devrin imamıdır. Adn cennetlerinin sahipleri mürşidler, kavim resûlleri ve devrin imamlarıdır. Adn cenneti 2 kapılıdır. Mürşidler ve kavim resûlleri için ayrı, devrin imamları için ayrı kapı bulunmaktadır. 

Gösterim: 494