22.4. DÖRDÜNCÜ 7 BASAMAK – SABRI TAVSİYE ETMEK – İSLÂM OLMAK

22.4.1. VELÂYET KADEMELERİ

Velâyet makamlarında insanın yücelmesi sözkonusudur. Her basamakta bundan böyle zikir % 10 artarak, kalpteki aydınlanma da aynı orantıda büyüyecektir. Nefsteki afetlerden 19’u faal olarak nefsin içinde varlıklarını sürdürmektedir. Ve nefsteki her afet şeytan için bir melcedir. Bir mekândır, bir sığınaktır. İşte bu sığınaklardan hangisine yerleşirse, şeytan o noktadan kişiye kumanda etmeye ve o istikamette yanlışa düşürmeye çalışır. Nefsini tezkiye etmiş olan kişi, nefsini kontrol altına alabilmiş kişidir. Tezkiyeden murad, temizlenmiş iradenin kontrolu altına girmeye daha ehil olmuş ve büyük ölçüde iradi kontrol altına alınmış bir nefsin durumudur.

19 kötü afet nefste mevcuttur. Ama tezkiye seviyesinde istedikleri gibi davranmalarına irade ile mani olunur. Onlar da iradeninin başlangıçtan daha kolay hükmedebileceği bir forma kavuşmuşlardır.

Tezkiye kademeleri sonunda kişi Allahû Tealâ’nın velîsi olduktan sonra birtakım kademelerin aşılması lazımdır. Bu noktadan itibaren söz konusu olan şey kemâl derecelerinde olgunlaşmaktır. Çünkü Allah’a vasıl olan kişi Allah’ın evliyasından biri olmuştur. Bunu tamamlayabilen kul için Allahû Tealâ’nın yolu, artık kemâl derecesinde olgunlaşmak istikametindedir.

Bu velâyet kademelerinin ilki ilk teslimin yerine getirildiği, ruhun tesliminin gerçekleştirildiği fenâ makamıdır.

22.4.2. 1. VELÂYET KADEMESİ – 22. BASAMAK; FENA MAKAMI – RUHUN TESLİMİ

Kalpteki % 51’lik aydınlık Fenâ makamına gelen kişinin zikrini arttırması sebebiyle % 10 daha artar ve kalp % 61 aydınlanır. 

Allah kişinin ruhuna meab olduğu zaman, sığınak olduğu an ruh Allah’a teslim olmuştur. Kişinin ruhu Allah’ın Zat’ında ifna olmuştur, kaybolmuştur. Bütün insanların üzerine farz olan Allah’ın emri yerine gelmiştir. 

Allah’ın davet ettiği teslim yurduna icabet edilmiştir.

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır. 

4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir. 

Nisa Suresinin 58’inci âyet-i kerimesinde bahsedilen emanetlerden birisi olan ruh böylece teslim edilmiştir.

22.4.3. 2. VELÂYET KADEMESİ – 23. BASAMAK; BEKA MAKAMI

Vuslat olayı öyle bir olaydır ki İnsan ruhu Allahû Tealâ’ya ulaştığı zaman orada mutlaka fani olmak ve muhafaza altına alınmak mecburiyetindedir. İnsana ait olan ruh ancak o zaman Allahû Tealâ’da fani olacaktır. 

Allahû Tealâ kendisinde fani olan ruhu, yeniden yaratacağını ifade etmektedir.

70/MEÂRİC-41: Alâ en nubeddile hayren minhum ve mâ nahnu bi mesbûkîn(mesbûkîne).
Onlardan daha hayırlısı ile değiştirmeye (onların yerine getirmeye)! Ve Biz, önüne geçilebilecek (engellenebilecek) değiliz. 

Bu ruh artık İndi İlâhi’de Allahû Tealâ’nın huzurunda bir taht kazanacaktır.

6/EN'ÂM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Rab'lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur. 

Arkadan bakıldığında huzur namazının kılındığı safların sol tarafında dünya ölçülerine göre yerden 3-4 metre yukarıda tahtlar vardır.Beka makamı indi ilâhide altın tahtların bulunduğu bir makamdır. Bu altın tahtlar yükseldikce mücevherlerle kaplanır. Bütün tahtların üstünde bir taht vardır ki bu tahtta altın görünmeyecek kadar mücevherlerle süslüdür. Devrin imamına ait olan bu taht O’nun özelliklerini taşıyan işaretlere sahiptir. 

Allah’ın İndi, İndi İlâhidir. İndi İlâhi huzur namazının kılındığı, Kıyâmet koptuğu zaman (mahşer meydanı), ikinci defa hayat filmlerini görmek üzere insanların toplanacağı yerdir. Yani Allah’ın huzurudur. İndi İlâhide ışığın kaynağını kimse bugüne kadar görememiştir. Ama ışık olduğu kesin ve açıktır. Çünkü orası en fazla güneşli günde ne kadar aydınlıksa, o kadar aydınlık olan bir yerdir. Ama orada güneş yok aydınlık vardır. Aydınlığın kaynağı belli değildir. İşte o aydınlık sebebiyle insanların ruhlarına ait olan gölgeler oradaki sonsuz meydana düşer. Ama bu varlıklara bakıldığı zaman bir kısmının gölgeleri vardır, bir kısmının ise yoktur. Kime Allahû Tealâ İndi İlâhide taht ihsan etmişse, kim Fenâ’dan Beka’ya geçmişse, böyle bir kişi için orada, onun ruhunun gölgesi mevcuttur. Oranın fizik şartlarına sahiptir. Bu ruhun o mekâna ait olduğunu gölgesinden anlaşılır. Ve sonsuza kadar da orada kalacaktır. Ruh burada bâki olmuştur. Namaz vakitleri dışında kendilerine verilen tahtlarda otururlar. Kur’ânı Kerim’de bu tahtlara “eraik” veya “surûr” denmektedir. Ötekiler o âlemin malı olmadıkları için gölgeleri de orada mevcut olmaz. Çünkü sadece görüntü olarak orada bulunmaktadırlar. 

Zikrin artması sebebiyle kalpte %10 daha aydınlanma olmuş kalp % 61 aydınlanmıştır.

22.4.4. 3. VELÂYET KADEMESİ – 24. BASAMAK; ZÜHD MAKAMI

Zikrin 12 saati her gün aşması halinde insan zikirsizliğe karşı zahid olur. Tıpkı Yusuf Peygambere karşı zahid olunması gibi…

12/YÛSUF-20: Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdeh(ma’dûdetin), ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).
Ve onu (Yusuf'u), az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Çünkü; ona karşı zahidlerden idiler. 

Burada birşeyin zıddına değer vermek anlamı vardır. Neye değer verilmiyorsa ona karşı zahid olunur., Zühd hali bir şeye olan rağbeti ondan daha iyisine çevirmekten ibarettir. Güzeli daha güzel ile degiştirmektir. Birşeyden vazgeçmek, ona rağbet etmemekten, değer verilen diğer şey ise ona olan rağbetdendir. Kardeşleri “Yusuf ‘a karşı ZAHİDDİLER.” Vazgeçilen, başka bir deyimle, kıymet vermeyip elden çıkarılan, satmak istenen şeye karşı ZAHİD olunur. 

Yönelinen şeye beslenen hisse ise SEVGİ adı verilir. Buna göre ZÜHD demek, herhangi bir şeyden vazgeçip onun yerine daha iyi ve daha güzeline dönmek demektir. ZÜHD' de bir alış veriş var. Bu alış verişle satılan ve alınan malın birlikte değerlendirilmesi halinde kişi satılan şeye karşı ZAHİD alınan şeye karşı rağbetkârdır. Rağbet edilen şey, zahid olunan şeye tercih ediliyor, üstün tutuluyor. Bu durumda dünya malına rağbet eden kervancılar Allah’ın âyet-i kerimesi olan Yusuf'a karşı zahid oluyorlar, Yusuf'a zahid oldukları için az bir para ile elden çıkarıyorlar. Yusuf Peygambere değer vermedikleri için O’na karşı zahid oldukları gibi, zikirsizliğe değer vermeyerek, zikri önemseyerek zikirsizliğe zahid olunur. Kişinin hergünkü zikri, zikirsiz geçen sürenin ötesine taşmıştır. Taşınca da o kişi zikirsizliğe değer vermeyen bir kişi olduğunu, zikre değer verdiğini, önem verdiğini en az 13 saat zikir yapmak suretiyle Allahû Teâlâ’ya ispat etmiştir. Burada kişi zühd makamının sahibi olunur, zahid hüviyetini kazanır. (Velayetin üçüncü makamı.)

33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey âmenû olanlar! Allah'ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin. 

33/AHZÂB-42: Ve sebbihûhu bukreten ve asîlâ(asîlen).
Ve O'nu, sabah akşam tesbih edin. 

Allah’ı çok zikrediniz sözünde çok kelimesi yarıdan fazlasını ifade etmektedir. Günün çoğunda Allah’ı zikretmek, 12 saatten daha fazla zikretmektir. 13 saatlik bir zikir çok, kalan 11 saatlik zikirsiz geçen devre ise azdır. Öyle ise Allah’ı çok zikredenler zahidlerdir. Tercihleri zikirdir.

Zühd makamında insanın zikri % 10 artmış ve % 71 oranında kalp aydınlanmıştır.

22.4.5. 4. VELÂYET KADEMESİ – 25. BASAMAK; MUHSİNLER MAKAMI – FİZİK VÜCUDUN TESLİMİ

Bu makamda kişinin zikri % 10 daha artarak kalp % 81 aydınlığa kavuşur. Kalpte sadece % 9 bir karanlık kalmıştır. Zikir günün yarısından sonra giderek artmış ve daimî zikre yaklaşmıştır. Daimî zikre yaklaştığı bu seviyede Allah’ın bir yeni ihsanına sahip olur insan; Fizik vücudun teslimi. Böylece Allah’ın insana verdiği emanetlerden ikincisi de Allah’a teslim edilir.

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm'in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm'i dost edindi. 

Ruhun Allah’a tesliminde de olduğu gibi insanın fizik vücudunu da Allah’a teslim etmesi hanif fıtratıyla olmaktadır. Vechini Allah’a teslim eden kişiye Allahû Teâlâ muhsin demektedir. 

7/A'RÂF-56: Ve lâ tufsidû fîl ardı ba'de ıslâhıhâ ved'ûhu havfen ve tamaâ(tamaan) inne rahmetallâhi karîbun minel muhsinîn(muhsinîne).
Islâh olduktan sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Allah'a korkarak ve umutla yalvarın. Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti muhsinlere yakındır. 

Artık insanın fizik vücudu Allah’ın bütün emirlerini yerine getirir, yasak ettiği hiçbir fiili işlemez.

2/BAKARA-112: Belâ men esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun fe lehû ecruhu inde rabbihî, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Hayır, (öyle değil), kim vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim ederse, o muhsin olur. Artık Rabbinin katında onun ecri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar. 

Bütün sahâbe hem ruhlarını hem de fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdir.

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir. 

3/ÂLİ İMRÂN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne). 
Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever. 

Ancak henüz kötülüğe iyilikle cevap verecek kademede değildirler. Ama kötülüğü affetmektedirler. Fizik vücudun teslimini yapmış ve muhsinlerden olmuşlardır. Muhsinler takvasına ulaşmışlardır.

Bir ölünün ölü yıkayıcısına teslim olduğu gibi Allah'a teslim olmak vechin teslimini ifade eder. Bu tam bir teslimdir. Kulun Rabbine, mahlûkun Halik'ına tam bir teslim ile teslimidir. Vukû bulan herhangi bir olayın mantık ve muhakeme çerçevesi içinde başka türlü olmasını daha uygun bulmak rızaya rağmen rızasızlık ifade eder. Her olay nasıl vukû bulursa bulsun razı olmak vechin tesliminin temelini teşkil eder.

Vechin (fizik vücudun) tesliminin özellikleri;

  1. Vechin tesliminde tezkiyede olduğu gibi nefsin bütün afetleri vardır. Fakat kontrol altına alınmıştır.
  2. Nefsin afetleri mevcut olduğu halde onlarla Mucâdele, tezkiyedeki gibi devam etmektedir. Kontrol mekanizması sağlam bir şekilde yerleşmiştir. Nefs başka bir talebe sahip olsa bile nefsle Mucâdele edilmeden Allah’ın emrine derhal itaat edilir.
  3. Vechin tesliminin işareti Allah’ın imtihanıdır. İmtihan gerçekleştiği an nefsle Mucâdele edilmeden adeta nefs kaale alınmadan, hesaba katılmadan Allah’ın emirlerine derhal itaat edilir. Bu itaatte tereddüt ve bekleme yoktur.
  4. Vechin tesliminde olaylar hayır hüviyetini henüz kazanmamıştır. Yani vechin teslimi ile teslim olmuş kişide bazı olaylar iyi, bazı olaylar kötü değer taşır. Fakat kötü olaylar da tevekkül ile karşılanıp derhal razı olunur.
  5. Fizik vücut, Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getiren, yasak ettiği fiilleri asla işlemeyen muhsin hüviyettedir.

22.4.6. 5. VELÂYET KADEMESİ – 26. BASAMAK; ULÛL’ELBAB MAKAMI – NEFSİN TESLİMİ

24 basamağı aşan, ruhunu ve fizik vücudunu Allah’a teslim eden insan, Kemalat derecelerinin en üst 3 basamağına gelmiştir. Ulûl’elbab, İhlâs ve Salâh. Her üç makamı yaşayan kişi için Ulûl’elbab denir. 

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı). 
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır. 

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı). 
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru. 

Kur’ân-ı Kerim’e göre ulûl’elbab her an Allah’ı zikreden kişidir. Allahû Tealâ’nın ayaktayken, otururken ve yanüstü yatarken demesindeki muradı her an Allah’ın zikredilmesidir. Allah’ın insana farz kıldığı boyutta zikri yapan kimse, daimî zikre ulaşmış ve ulûl’elbab olmuştur.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur. 

Bundan 14 asır önce bütün sahâbe daimî zikrin sahibi olmuş, Ulûl’elbab olmuştur.

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleri). 

“Ulûl” sahipler demektir. “Elbab” ise Lübb’ler demektir (Allah’ın sırları). Ulûl’elbab açıkça sırların sahibi anlamına gelir. Ulûl’elbab makamına gelmiş olan kişinin kalbinde % 100 nurlanma olmuştur. Kendisini dinlediği her an iç sesiyle kalbinin Allah, Allah dediğini duyar. Amel açısından Zikir Ehli, Ehl-i Zikir, daimî Zikrin sahibi olmuştur. Allah’a herşeyi sorma yetkisine sahiptir. Ve Allah lutfederse Ulûl’elbab kulunun sorularını cevaplandırır. 

21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun. 

Ulûl’elbab makamına kadar insan Allah’ın ilmine ve bu dünya ilmine yakîn hasıl eder. Bu sebebten onlara “İlm-el Yâkin” denir. Bu ilim, Allah’ın bizlere ihsan ettiği fizik vücuda ait kulakla işiterek gözle görerek idrak edilen ilimdir. Ulûl’elbab makamına gelen kişinin Allah kalp gözünü kalp kulağını açar .Hikmetin ilk kademesidir. Allahû Tealâ bu makamda zemin katı tanıtır. 

Ulûl’elbab makamında Allah’ın insana yukarıdaki ihsanlarıyla, kalp kulağı ve kalp gözü ile işiterek ve görerek zemin kattaki dergâha ve oradaki işlemlere yakîn hasıl eder. O güne kadar mürşidinden öğrenmiş olduğu herşeyi görerek, Allah’ı işiterek, Allah tarafından idrak ettirilerek yaşar. 

Allahû Tealâ Ulûl’elbab kulunun kalp gözünü kalp kulağını açmış, Allah’ın bütün söylediklerini işitmeye başlamıştır. Varlıklar âlemini kapsayan Hikmet kademelerinden Ulûl’elbab kulunu, varlıklar âleminin zemin katına yakîn kılmıştır. O güne kadar İlm-el Yakinin sahibi olan kişi artık fizik ötesini yaşamaya başlamış fizik gözle görmenin mümkün olmadığı zemin katını görerek Ayn-el Yakin’e ulaşmıştır. Allah’ın sırlarının sahibi olmaya başlamıştır. Zemin kattaki ana dergâhı görmüştür. O güne kadar dünya ilmiyle ilimlendiği için âlim olabilen kişi, dünya ilminin ötesindeki irfana ulaşması sebebiyle Urf noktasına gelmiş, Arif olmuştur. 

Bugünkü dünyada anlatılan bu kademeleri geçmemiş ve arif olmamış birçok insan Allah hakkında konuşabilmekte, insanlara bilmedikleri bu çok önemli konuda yanlış bilgi vermektedirler. Allahû Tealâ bu dünya ilminin sahiplerine, âlimlere şöyle seslenmektedir;

10/YÛNUS-30: Hunâlike teblû kullu nefsin mâ eslefet ve ruddû ilâllâhi mevlâhumul hakkı ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Her nefs (bütün nefsler), geçmişte olan şeylerle orada imtihan edilerek Allah'a döndürüldüler. Onların mevlâsı Hakk'tır. İftira etmiş oldukları şeyler onlardan uzaklaştı (saptı). 

Bu kişiler devrin sadât ve küberalarıdır. Onlara tâbî olarak, onlara inanarak insanlar cehenneme gireceklerdir. 

33/AHZÂB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).
Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi'nden) saptık. 

33/AHZÂB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).
Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle. 

Allahû Tealâ’nın bilmeyenleri, sorup öğrenmeleri için davet ettiği mercî ise zikir ehlidir. 

21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun. 

40/MU'MİN-54: Huden ve zikrâ li ulîl elbâb(elbâbi).
Ulûl'elbab için hidayet ve zikir olarak. 

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’i açıklama yetkisini sadece ulûl’elbab kullarına vermektedir. Allah Kur’ân-ı Kerim’i ilimde kökleşmiş olanların değil, Ulûl’elbab kullarının açıklayabileceğini söylemektedir.Ulûl’eIbab, lübblerin sahipleri “Sır Hazinelerinin, özün özünün, hikmetin, tam nura ulaşmış nefs kalbinin sahipleri” demektir. Ulûl’eIbab;

  1. Daimî zikrin sahibidir.
  2. Kalbinde hiçbir afet kalmamıştır. (Kalp tasfiye olmuştur.)
  3. Kalp kulağı açılmıştır.
  4. Kalp gözü açılmıştır.

Bunlar iktisap edilmesi gereken haklardır. Kalp gözününün ve kalp kulağınının açılması kişiye 3 tane de vasıf şartı kazandırır.

  1. Ehli tezekkür olmuştur.
  2. Ehli hayır olmuştur.
  3. Ehli hüküm olmuştur (hikmet ehli).

Kişinin nefsinin kalbi 7 kademe müzeyyen olur. Kalp gözü açıldığından yerlerin melekûtunu (sırlarını) görecektir.

3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: "Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir). 

Allahû Tealâ, Allah’tan bir sultan olmadan (ulûl’elbab) Allah’ın âyetlerini tartışanlardan bahsetmektedir.

40/MU'MİN-56: İnnellezîne yucâdilûne fî âyâtillâhi bi gayri sultânin etâhum in fî sudûrihim illâ kibrun mâ hum bi bâligîh(bâligîhi), festeiz billâh(billâhi), innehu huves semîul basîr(basîru). 
Muhakkak ki, kendilerine gelmiş bir sultan (delil) olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücâdele edenlerin sinelerinde sadece (Allah'a) ulaşamayacakları bir kibir vardır. Artık Allah'a sığın, muhakkak ki O, en iyi işiten ve en iyi görendir. 

Hikmet böylece yaşanmaya başlamıştır. Nefsin ahsene ulaştığı kademedir. Bu makamda üçüncü teslim olan nefsin tesliminin gerçekleştiği makamdır. 

Nefsindeki bütün afetlerin temizlenmesiyle, kişi nefsini de Allah’a teslim etmiştir. Hikmeti yaşamaya başlamadan önce ancak tefekkür edebilen insan, aklının sınırları içinde düşünebiliyor, muhakeme edebiliyor ve sonuca gidiyordu. Oysa insana Allah’ın ihsan ettiği aklın kapasitesi sınırlıdır. İnsanın Allah’ın sırlarını, Allah’ın ilmini sahip olduğu akılla akletmesi mümkün değildir. Tefekkürün sınırı bizim aklımızın sınırıyla son bulur. Tezekkür ise aklın kapasitesiyle sınırlı değildir. Çünkü Ulûl’elbab olan insan, aklının yeterli olmadığı her konuda artık Allah’a sorma yetkisinin sahibidir. Allahû Tealâ uygun gördüğü takdirde ona cevap verir, ufkunu açar. Mütefekkir iken mütezekkir olmuştur. Olaylardaki hikmeti yaşamaya başlamıştır. Hikmetin birinci kademesiyle ikinci kademesi arasında çok kısa bir zaman aralığı vardır. İhlâsa geçiş çok kısa sürede gerçekleşir.

22.4.7. 6. VELÂYET KADEMESİ – 27. BASAMAK; İHLÂS MAKAMI – İRŞAD OLMA

Nefs teslim olduktan sonra irşada ihlâsa ulaşılan makamdır. 

45/CÂSİYE-13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır. 

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur. 



İnsan yaratılan bütün mahlûkat içinde Eşrefi mahlûkat'tır. Yani en şerefli mahlûktur ve yeryüzünün halifesi kılındığı cihetle, bütün mahlûklardan üstündür ve halifedir. Çünkü ruhen Allah’a varmak, Allah’a ulaşmak imkânına ve yetkisine sahip tek varlık insandır.

Allah’ın en sevgili mahlûku olduğunu, yerlerin ve göklerin, bütün mahlûkatının emrine musahhar kılındığını (emrine verildiğini) insan ihlâsda anlamaya ve idrak etmeye başlar.

Bilindiği gibi 6. gök katına ulaşan bir sâlik, orada buz kalıbına benzer görünümdeki çok açık yeşile çalan beyaz bir nurla nurlanır. Nurlanırken ruhun derisi beyaz renge bürünür ve çatlar. Bu işlem bir süre devam eder. Her gün 6. kata çıkılır. Ruh, kendisine gerekli nuru derinliklerine sindirmeye başlar. Nihâyet hücreler nurla dolar. Bu nokta nurlanmanın tamamlanma noktasıdır ki, bundan sonra, “Fetih” müyesser olacaktır. Bu nokta sıbgatullah olma, yani Allah’ın boyası ile boyanma noktasıdır.

2/BAKARA-138: Sıbgatallâh(sıbgatallâhi) ve men ahsenu minallâhi sıbgaten, ve nahnu lehu âbidûn(âbidûne).
Allah'ın boyası; Allah'ın boyası ile boyanandan daha ahsen (daha güzel) olan kim vardır? Ve biz, O'na kul olanlarız. 

İnsanın ilk defa ruhunun Allah’ın boyasıyla boyanarak sıbgatullah olması ruh altıncı gök katındayken gerçekleşir. Velayetin 6. makamında ise insan ikinci kez sıbgatullah olur. Bu kez nefsin kalbinin tamamen Allah’ın boyasıyla (nurlarıyla) boyanması sonucu sıbgatullah olmuştur. 

95/TÎN-4: Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin). 
Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık. 

Hikmetin birinci kademesinde gönül gözü, gönül kulağı açılan ve Allah’ı işiterek, gösterdiklerini görerek ve O’na sorarak varlıklar âleminin zemin katını öğrenen kişi, hikmetin ikinci ve son kademesi olan ihlâsta varlıklar âleminin diğer 7 katına ve 7. katın 7 âlemine Ayn’el yakîn hasıl eder.

2/BAKARA-269: Yu’til hikmete men yeşâu, ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ(kesîren), ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi). 
(Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse böylece ona çok hayır verilmiştir. Ve ulûl elbabtan başkası tezekkür edemez. 

Hikmet sahibi kişinin sahibi olduğu piramidin üç kenarından birtanesi “HAYIR!” dır.Her an zikirde olduğu için, kalbi %100 aydınlandığı için bu kişi daima her an hayır kazanacaktır.

Piramidin ikinci kenarı “TEZEKKÜR”dür. Tezekkür, Allah ile konuşabilmeyi ifade etmektedir. Ehli tezekkür her an Allah’la konuşabilen tezekkür edebilen Allah’tan vahiy alan kişidir.

Piramitin üçüncü kenarı ise “HÜKÜM” dür.

Allah’la konuşabilen kişi her an Allah’a sorarak hareket eden kişidir. Artık onun için yanılmak söz konusu değildir. Verdiği hüküm Allah’a göre hüküm niteliğini taşıdığı için, İhlâsa ulaşmış olan her insan aynı hükmün sahibi olacaktır. 

İhlastaki bir insan 7 özelliğin sahibidir.

1. SEVGİ; 

3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca "biz îmân ettik" dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: "Öfkenizden ölün."Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir. 

Nefretin yerini sevgi almıştır. Allah gönüllerdeki kini söküp atmıştır. Ne olursa olsun kişinin nefret etmesi artık mümkün değildir. Sevgi ruhtaki en güçlü haslettir. Tek başına nefsin tüm afetlerini yok edebilecek güçtedir. İhlâsa gelen insanın sevgi hasleti en üst noktaya gelmiştir. Kendisine buğz eden kişilere karşı dahi sevgi, muhabbet besler.

2. İRADENİN GÜÇLENDİRİLMESİ; 

Allah bu kademeye gelmiş olan kişinin iradesini güçlendirmiştir. Tasavvuf hayatı boyunca serbest iradesiyle nefsin afetleriyle Riyazet ve Mücahede eden insanın iradesini Allah bu kademede en üst seviyeye getirmiştir. 

3. MANEVİ ÇIPLAKLIK; 

İradesi en üst seviyede güçlenmiş olmasına rağmen Allah’ın yardımı kesildiği zaman insan ne kadar aciz olduğunu görür. Allah ihlâstaki kuluna aslında kendisinin bir sıfır olduğunu, herşeyin sahibinin Allah olduğunu idrak ettirir. 

4. MUHATABIN ORTADAN KALDIRILMASI; 

Artık her olayda insan için tek bir muhatap vardır; ALLAH. O’nun dışındaki bütün muhataplar ortadan kalkmıştır. Her ne yaparsa Allah için yapar. Ve karşılığını Allah’tan alır. Bu dünyada hiç kimseden yaptıklarına karşılık bir bedel beklemez.

5. HAYIR; 

Artık hayrın sahibi olunmuştur. Bu kişiden başkalarına sadece hayır ulaşabilir. Çünkü nefsinde hiçbir afet kalmamıştır. Sadece hayır işlemesi söz konusudur.

6. TALEPSİZLİK;

Nefsin afetlerine ait hiçbir talep kalmamıştır. Nefs de ruhun emrine girmiştir. Ruh ise Allah’ın emrinden olduğu için sadece itaat eder. Allah ne söylerse yerine getirir. Bu emirlerin dışında talep sahibi olması mümkün değildir.

7. DÜŞÜNCELERDEN HESABA ÇEKİLMEK;

İhlâsa gelmiş insanın yanlış düşünmesine sebep olacak afetler yoktur. Düşüncelerinden dolayı kaybetmesi asla mümkün değildir. Üç teslimi yerine getirmiş olan insan, Allahû Tealâ’nın, 

Muhlisler takvasının

Muhlisler rızasının Muhlisler kulluğunun sahibi olmuştur.

22.4.8. 7. VELÂYET KADEMESİ – 28. BASAMAK; SALÂH MAKAMI – İSLÂM OLMAK

Hikmetin ötesine geçiş Tövbe-i Nasuhla gerçekleşir. Tövbe-i Nasuh ihlâs makamıyla salâh makamı arasındaki geçişdir. Bir seher vakti Allahû Tealâ o insanı Nasuh Tövbesine davet eder. Bu tövbe Allah’ın huzurunda yapılan tövbedir. Bir daha asla bozulması mümkün değildir. Salâh makamının 1. kademesinde mürşide ulaştıktan sonraki günahları örtülecek, 2. kademesinde salâh nuru alacak, 4. kademesinde örtülen günahları sevaba çevrilecek, 4. kademesinde ise iradesini de Allah’a teslim edecektir. Allah’ın Zat’ını kalp gözü ile gören bu kişi hikmetin ötesine geçmiş, 4 teslimini de tamamlamıştır. Bütün sahâbe 28 basamağın tamamını yaşamış ve hepsi Allah’ın büyük mükafatına sahip olmuştur.

2/BAKARA-136: Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Deyin ki: “Biz Allah'a, bize indirilenlere, İbrâhîm (as.)'a, İsmail (as.)'a, İshak (as.)'a, Yâkub (as.) ve torunlarına indirilenlere, Musa (as.) ve İsa (as.)'ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab'leri tarafından verilenlere (sahife, kitap ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasından hiçbirini ayırmayız (fark gözetmeyiz). Ve biz, O'na teslim olanlarız.” 

7 safha 4 teslimi gerçekleştiren sahâbenin yaşantısını ve Allah ile olan ilişkilerini Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır;

56/VÂKIA-10: Ves sâbikûnes sâbikûn(sâbikûne).
Ve sabikunlar (hayırlarda yarışıp ileri geçenler), sabikunlar. 

56/VÂKIA-11: Ulâikel mukarrebûn(mukarrebûne).
İşte onlar (sabikunlar). Mukarrip (Allah'a yaklaştırılmış) olanlardır. 

56/VÂKIA-12: Fî cennâtin naîm(naîmi).
(Onlar), naim cennetlerindedirler. 

56/VÂKIA-13: Sulletun minel evvelîn(evvelîne).
(Onlar), evvelkilerden bir ümmettir. 

56/VÂKIA-14: Ve kalîlun minel âhirîn(âhirîne).
Ve (onların) birazı sonrakilerdendir. 

Gösterim: 537