7. HER PEYGAMBER RESÛLDÜR AMA HER RESÛL PEYGAMBER DEĞİLDİR

Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de Taha Suresinin 123. âyet-i kerimesinde (Bütün Âdemoğullarından yemin aldıktan sonra) şöyle buyurmaktadır;

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.” 

2/BAKARA-38: Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.” 

Kimdir bu hidâyetçiler? Bu hidâyetçiler, insanları Allah’ın emriyle Allah'a ulaştırmaya (Hidâyet etmeye) yetkili kılınanlardır. Bunların bir kısmı peygamberler dir.

19/MERYEM-51: Vezkur fîl kitâbi mûsâ, innehu kâne muhlesan ve kâne resûlen nebiyyâ(nebiyyen).
Kitap'ta Musa (A.S)'ı da zikret. Muhakkak ki O, muhlis ve Nebî (Peygamber) Resûl idi. 

33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah'ın Resûl'ü ve Nebîler'in (Peygamberler'in) Hatemi'dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir. 

Bir kısmı da aşağıdaki âyetlerden de anlaşıldığı gibi Rabbimizin, adına RESÛL, İMAM, MÜRŞİD, SULTAN ve HİDAYETÇİ dediği vazifelilerdir.

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah'a ulaşmayı dileyerek) Allah'a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah'a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün). 

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için. 

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz. 

55/RAHMÂN-33: Yâ ma'şerel cinni vel insi inisteta'tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuz(fenfuzû), lâ tenfuzûne illâ bi sultân(sultânin).
Ey insan ve cin topluluğu! Semaların ve arzın kuturlarından (çaplarından) nüfuz etmeye (çıkıp gitmeye) eğer gücünüz yetiyorsa, haydi nüfuz edin (geçip, çıkın)! Bir sultan (bir mürşid) olmaksızın nüfuz edemezsiniz (geçip çıkamazsınız). 

13/RA'D-7: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihî), innemâ ente munzirun ve li kulli kavmin hâd(hâdin).
Ve kâfirler derler ki: “O'nun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Sen, sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi vardır (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde). 

Bunlar hem peygamberler zamanında hem de peygamberlerin olmadığı devirlerde yaşayan ve görevleri kıyamete kadar devam edecek olan önderlerdir.

7.1. PEYGAMBER OLAN VE PEYGAMBER OLMAYAN, ALLAH’A ULAŞTIRAN İMAMLAR

Peygamberlerin Allah'a ulaştıran (Hidâyet eden) İMAMLAR olduğunu Enbiya Suresinin 72 ve 73. âyet-i kerimelerinde görmekteyiz.

21/ENBİYÂ-72: Ve vehebnâ lehu ishâk(ishâka), ve ya’kûbe nâfileh(nâfileten), ve kullen cealnâ sâlihîn(sâlihîne).
Ve ona, İshak (A.S)'ı ve nafileten (ilâveten) Yâkub (A.S)'ı vehbî (armağan) olarak verdik. Ve hepsini salihler kıldık. 

21/ENBİYÂ-73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne). 
Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah'a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular. 

Görülüyor ki söz konusu imamlar peygamberlerdir. Peygamberlerin dışındaki huzur namazının imamları için de Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde şöyle buyrulmaktadır.

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için. 

Âyet-i kerimelerin metni birbirine çok benzemektedir. Ama Secde-24 de Allah’ın âyetlerine sabırla uzun çalışmalardan sonra yakîn hasıl edebilen Mürşidlerden bahsedilmektedir. Allah’tan aldıkları vahiyle başkalarının bilmediklerini biliyor (Enbiya-7) ve Kur’ân-ı Kerim’in müteşabih âyetlerini tezekkür edebiliyorlar (Âli İmrân-7) Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim âyetlerine yakîn olma vasfını taşıyorlar.

21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun. 

3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: "Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir). 

7.2. PEYGAMBER RESÛLLERİN VAZİFELERİ

Peygamberlerin insanları hidâyete erdirmelerinin nasıl gerçekleştiğini Bakara Suresinin 150. ve 151. âyet-i kerimelerinde Rabbimiz şöyle açıklamıştır.

2/BAKARA-150: Ve min haysu haracte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellû vucûhekum şatrahu li ellâ yekûne lin nâsi aleykum huccetun, illâllezîne zalemû minhum fe lâ tahşevhum vahşevnî ve li utimme ni’metî aleykum ve leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Nereden çıkarsan çık, bundan sonra (namazda) vechini (yüzünü) Mescid-i Haram yönüne çevir. Ve nerede olursanız olun, yüzlerinizi o yöne çevirin ki, insanlarınsizin aleyhinizde (kullanabilecekleri) delil olmasın. Onlardan zulmedenler hariç, artık onlardan korkmayın. Benden (sizin üzerinizdeki sevgimin azalacağından) korkun ki, sizin üzerinizdeki ni'metimi tamamlayayım da böylece hidayete eresiniz. 

2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi)tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap'ı(Kurânı Kerim'i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.. 

Zaten Fatır Suresinin 18. Âyet-i Kerimesinde de Rabbimiz; "Allah'a ulaşmanın ancak nefsin tezkiyesiyle mümkün olabileceğini buyuruyor."

35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah'adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah'a döner, ulaşır). 

Hidâyete ulaşmayı da Rabbimiz Bakara Suresinin 120. ve Enam Suresinin 71. ve Ali İmran Suresinin 73. âyet-i kerimelerinde şöyle buyuruyor:

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah'a ulaşmak (Allah'ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah'tan bir dost ve bir yardımcı yoktur. 

6/EN'ÂM-71: Kul e ned’û min dûnillâhi mâ lâ yenfeunâ ve lâ yadurrunâ ve nureddu alâ a’kâbinâ ba’de iz hedânâllâhu kellezîstehvethuş şeyâtînu fîl ardı hayrâne lehû ashâbun yed’ûnehû ilâl hude’tinâ, kul inne hudâllâhi huvel hudâ, ve umirnâ li nuslime li rabbil âlemîn(âlemîne).
De ki: “Bize fayda ve zarar vermeyen Allah'tan başka şeylere mi dua edelim? Bizi Allah'ın hidayete erdirmesinden sonra, yeryüzünde şeytanların kandırıp, şaşkın bıraktığı, arkadaşlarının da “bize hidayete gel” diye çağırdığı kimse gibi topuklarımızın üzerinde geriye mi döndürülelim?” De ki: “Muhakkak ki, Allah'a ulaşmak, o, hidayettir ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” 

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun). 
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi'dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir). 

Peygamber Resûller;

  1. İnsanları hidâyete ulaştırmak için gönderiliyor.
  2. İnsanların üzerine bir ni’met olarak gönderiliyor.
  3. Nefs tezkiyesi yaparak insanları önce hidâyete ulaştırıyorlar (Allah'a ulaştırıyorlar)

Peygamber Resûllerin 5 görevi şunlardır.

  1. Önce Kur’ân-ı Kerim âyetlerini tilâvet ediyorlar. (Tâbî olanlara okuyorlar) Kur’ân’ın lafzı (İlk 14 basamak.)
  2. Onların nefslerini yedi kademede tezkiye ediyorlar. Bu kademeler şunlardır:
    1. Nefs-i Emmâre
    2. Nefs-i Levvâme
    3. Nefs-i Mülhime
    4. Nefs-i Mutmainne
    5. Nefs-i Râdiye
    6. Nefs-i Mârdiyye
    7. Nefs-i Tezkiye
    (15 ve 21. basamaklar – Kur’ân’ın Lafzı)
  3. Onlara Kitap (Kur’ân-ı Kerim) öğretiyorlar. Velâyet makamlarının ilk dört kademesinde Kur’ân-ı Kerim’in 4 ruhunu öğretiyorlar. 1. Fenâ kademesinde 1. ruh 2. Bekâ kademesinde 2. ruh 3. Zühd kademesinde 3. ruh 4. Fizik Vücut Tesliminde 4. ruh (22 – 25.basamaklar )
  4. Onlara hikmet öğretiyorlar. 5. Ulûlelbab kademesinde 5. ruh (26. basamak) 6. İhlâs kademesinde 6. ruh (27. basamak)
  5. Onlara hikmetin ötesinde daha bilmedikleri şeyleri öğretiyorlar. 7. Salâh kademesinde 7. ruh (28. basamak)

7.3. PEYGAMBER OLMAYAN VELÎ RESÛLLERİN VAZİFELERİ

Peygamber olmayan hidâyetçilerin vazifelerini 2 âyet-i kerimede net olarak görüyoruz.

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun). 
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi'dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir). 

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler. 

Velî resûllerin görevleri;

  1. Onlara Allah’ın âyetlerini tilavet eder (anlatır),
  2. Onların nefislerini tezkiye eder,
  3. Onlara kitap öğretir,
  4. Onlara hikmet öğretir,

Daha önce onlar, açık bir dalâlet içinde idiler.

Görülüyor ki, peygamber olmayan velî resûllerin dört görevi vardır. Bunlar peygamber olmadıkları için, peygamberlere has olan hikmetin ötesini öğretmeye ehil ve yetkili kılınmamışlardır.

Velî resûllerin her devirdeki insanlar için vazifeli oldukları bellidir. Çünkü:

  1. Bu resûller her devirde, yaşayan insanların arasında yaşamakta olmalıdır ki onlara fiilen âyetleri okuyabilsin.
  2. Onun için yüce Rabbimiz onların arasında fiilen görev yaptığını anlatmak üzere (Filümmiyyiyne kelimelerini Cuma 2’de) (Fiyhim kelimesini de Âli İmrân 164’de) kullanmıştır. Bu 2 kelime ümmîlerin içinde, onların içinde anlamlarına gelmektedir.
  3. Yüce Rabbimiz her 2 âyet-i kerimede de (Resûlen minhüm) kullanmaktadır. “Onlardan, o kavimden bir resûl” buyurmaktadır. Yani yaşayan insanların arasında her devirde bir resûl oluyor.
  4. Peygamber resûllerin 5 görevi vardır. Buna karşılık peygamber olmayan velî resûllerin 4 görevi vardır.

    Görülüyor ki peygamberlerin, 5.görevi olan Hikmetin Ötesinde Bilinmeyen şeyleri öğretmek görevi peygamber olmayan velî resûllere verilmemiştir. Çünkü onlar bu konuda yetkili değillerdir.

  5. Bu Resûllerin görevinin her devirde yaşayan insanları hidâyete ulaştırma olduğu açıktır. Çünkü Allahû Tealâ : “Ondan önce (Resûl'e tâbî olmadan önce) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.” Buyurmaktadır. Resûle (Mürşide) tâbî olabilmeleri için resûl’un mevcut olması, var olması gerekir.
  6. Yüce Rabbimizin burada mürşidler için kullandığı “bease” ba’s etmek hayata getirmek (hay etmek) demektir. Onların (her devirde yaşayan insanların) devrinde doğan resûller olduğu anlaşılmaktadır.
  7. Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) zamanında yaşayanlara hitap ettiği zaman “küm” (siz) kelimesini kullanıyor. Bu âyetlerde ise “hüm” (onlar) kelimesini kullanıyor. Âyet-i kerimelerin Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinden evvelki ve özellikle sonraki dönemleri kapsadığı açıktır. Öyleyse bu açıdan da bunlar peygamber olamazlar.

Görülüyor ki; Yüce Rabbimiz resûl adını kullanmakla peygamberleri değil, peygamber olmayan Allaha ulaştırıcı velî resûlleri kastetmektedir.

7.4. BÜTÜN NEBÎLER KENDİLERİNE KİTAP VERİLEN PEYGAMBERLERDİR

Rabbimiz bütün peygamberler için hem “Nebi” hem de “Resûl” kelimelerini kullanmıştır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) için Araf Suresinin 158. âyet-i kerimesinde:

7/A'RÂF-158: Kul yâ eyyuhân nâsu innî resûlullâhi ileykum cemîanillezî lehu mulkus semâvâti vel ard(ardı), lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît(yumîtu), fe âminû billâhi ve resûlihin nebiyyil ummiyyillezî yu’minu billâhi ve kelimâtihî vettebiûhu leallekum tehtedûn(tehtedûne).
De ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki; ben, sizin hepinize (gönderilen) Allah'ın resûlüyüm. O ki; semaların ve arzın mülkü, O'nundur. O'ndan başka ilâh yoktur. O, hayat verir (yaşatır) ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve O'nun ümmî, nebî, resûlüne îmân edin ki; O, Allah'a ve O'nun kelimelerine (sözlerine) inanır (îmân eder). Ve O'na tâbî olun ki; böylece siz, hidayete eresiniz.” 

Bugün yanlış değerlendirilmiş olan bir konu nebîlerin kendilerine kitap verilmeyen peygamberler olduğu ve resûllere verilen kitaplardaki şeriatla amel ettikleri konusudur. Aslında bu görüşte peygamberler ikiye ayrılmaktadır.

  1. Nebîler (Kitap verilmeyen)
  2. Resûller (Kitap verilen)

Oysa ki Allahû Tealâ bütün nebîlerine diğer bir ifadeyle bütün peygamberlerine kitap verdiğini Âli İmrân-81’de açıklıyor.

3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, ona mutlaka îmân edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz" diye misak aldığı zaman, "İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?" diye buyurdu. (Onlar da): "İkrar ettik (kabul ettik)" dediler. (Allahû Teâlâ): "Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim." buyurdu. 

Şu sonuca ulaşıyoruz ki bütün nebîler kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.

Ayrıca yukarıda açıkladığımız yanlış ifade insanların “bütün resûllerin peygamber olduğu” gibi büyük bir yanlışa daha sürüklemektedir.

Bütün peygamberlerin hepsi resûl olduğu halde, her devirde yaşamakta olan, Allah’ın peygamberi olmayan velî resûlleri vardır.

7.5. HER DEVİRDE HİDÂYETÇİLER MUTLAKA VARDIR

Bütün insanlar nefslerini tezkiye edeceklerine dair Allah’a yemin vermişlerdir.

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar). 

74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç. 

74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar. 

Allah'da bu görevi bütün insanlara farz kılmıştır.

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek. 

Bu yemine ve farza rağmen insanların kendi kendilerine nefslerini tezkiye etmeleri mümkün değildir.

4/NİSÂ-49: E lem tera ilâllezîne yuzekkûne enfusehum. Belillâhu yuzekkî men yeşâu ve lâ yuzlemûne fetîlâ(fetîlen).
Kendi nefslerini temize çıkaranları (tezkiye ettiklerini söyleyenleri) görmedin mi? Hayır (öyle değil). Ancak Allah, dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve onlar, hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar (bile) zulüm olunmazlar. 

53/NECM-32: Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe illâl lemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a'lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a'lemu bi menittekâ.
Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir. 

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah'ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir) Alîm'dir (en iyi bilendir). 

İnsanların nefslerini tezkiye etmekle görevli kılınanlar öncelikle peygamberlerdir.

2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi)tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap'ı(Kurânı Kerim'i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.. 

Fakat peygambersiz geçen devrelerde ne olacaktır? Peygamber Efendimiz (S.A.V) Hz. İsa'dan 600 sene sonra yaşamıştır. O'ndan sonra da 1400 sene peygambersiz geçmiştir. Peygamberler arasında fetret devirleri vardır. Bu devrede yaşayanlar da Allah'a nefslerini tezkiye yemini vermişlerdir. Allah bu devrede yaşayanlara da nefs tezkiyesini farz kılmıştır.

Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de nefs tezkiyesini yapmayanların felâha ulaşamayacakları da (yani cennete giremeyecekleri) hükme bağlanmıştır.

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir. 

Peygambersiz devrede yaşayan insanların, peygamber mevcut olmadığı için peygambere tâbî olmaları ve nefs tezkiyesine ulaşmaları mümkün olmayacaktı. Böylece bu insanlardan liyâkat sahibi olanlar, liyâkatlerine rağmen felâha ulaşamayacaklar ve cennete giremeyeceklerdi.

Elbette Yüce Rabbimizin böyle bir haksızlık yapması mümkün değildir. Allahû Tealâ’nın bir ismi El Hakk, diğer bir ismi de El Adl’dir. Hakkın tâ kendisi olan ve Adaletin en yüce mercii olan Allahû Tealâ buyuruyor ki “Kimseye kıl kadar haksızlık yapılmaz”. Öyleyse peygambersiz devrelerde mutlaka hidâyetçiler mevcut olacaktır. Peygamberler arasında fetret devirleri olmasına karşın Allahû Tealâ resûllerini ard arda göndermektedir.

23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü'min olmayan kavim (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun. 

17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık. 

Öyleyse her devirde bir nezir (resûl) mutlaka vardır. Her devirdeki insanların bir kısmı mutlaka cehenneme gireceğine göre her devirde bu insanları uyaracak resûllerin yaşamış olması gerekir.

13/RA'D-7: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihî), innemâ ente munzirun ve li kulli kavmin hâd(hâdin).
Ve kâfirler derler ki: “O'nun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Sen, sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi vardır (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde). 

Görülüyor ki tarih boyunca yaşayacak her kavim için hidâyetçi mutlaka vardır. Bütün kavimlere peygamber gönderilmediğine göre bunlar peygamber değil mürşiddirler.

35/FÂTIR-24: İnnâ erselnâke bil hakkı beşîren ve nezîrâ(nezîren), ve in min ummetin illâ halâ fîhâ nezîr(nezîrun).
Muhakkak ki Biz seni, hak ile müjdeleyici ve nezir (uyarıcı) olarak gönderdik. İçinden bir nezir gelip geçmiş olmayan hiçbir ümmet yoktur.

Görülüyor ki ne kadar ümmet geçmişse tarih boyunca hepsinin içerisinde kendilerinden bir uyarıcı mutlaka olmuştur. Her devirde mutlaka var olan bu hidâyetçiler için Yüce Rabbimiz İmam-Mürşid-Hidâyetçi-Nezir ve Resûl isimlerini kullanıyor.

Resûl ismi hem peygamberler için, hem de peygamberler dışındaki bütün kavimlerde her devirde mutlaka var olan velî resûller için kullanılmaktadır.

7.6. PEYGAMBER OLMAYAN RESÛLLER (VELÎ RESÛLLER)

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde her kavme kendi dilleri ile açıklama yapacak resûller gönderdiğini beyan ediyor.

İbrâhîm Suresinin 4. âyet-i kerimesinde şöyle buyrulmaktadır :

14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah'a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz'dir, Hikmet Sahibi'dir. 

Her kavme peygamber gönderilmemiştir. Meselâ Türk kavmi için Türkçe açıklama yapacak peygamber gönderilmemiştir. 

Buradan kesin bir noktaya ulaşıyoruz. Allahû Tealâ burada resûl kelimesini kullanmıştır ama bu resûl kesin olarak peygamber resûl değil, velî resûldür.

39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne). 
Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın? (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu. 

Demek ki kıyâmetten sonraki hayatımızdan bize bir uyarma yapan Rabbimiz, cehenneme gidenlerin kendi içlerinde yaşayan velî resûllere tâbî olmadıkları için cehenneme gittiklerini açıklıyor.

Cehenneme şüphesiz her devirde yaşayan insanlar gidecektir. Onlara (Rüsûlan minküm) “sizin içinizden resûller gelmedi mi?” diye sorulduğuna göre velî resûllerin her devrede yaşadığı muhakkaktır.

Her devirde peygamberler yaşamadığına göre ve buradaki resûllerin peygamberlerin yaşamadığı devrelerde de yaşadıkları muhakkak olduğuna göre peygamber olmadıkları kesinlik kazanmaktadır.

Aşağıdaki âyet-i kerimede cinler de devreye girmektedir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

6/EN'ÂM-130: Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrathumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).
Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? “Kendi nefslerimize şahit olduk.” dediler. Dünya hayatı onları aldattı. Ve kendilerinin kâfir olduğuna, kendileri şahit oldular. 

Bu âyet-i kerimede gene “Resûl” kelimesi kullanılmakta ve cinlere de kendi içlerinden resûller (Rüsûlun minküm) gelmedi mi? diye sorulmaktadır.

Cinlerden hiçbir devrede hiçbir peygamber çıkmadığına göre, burada geçen resûl kelimesinin peygamber olmadığı muhakkaktır.

72/CİNN-26: Âlimul gaybi fe lâ yuzhiru alâ gaybihî ehadâ(ehaden).
O (Allah), gaybı bilendir. Fakat O, gaybını hiç kimseye izhar etmez (açıklamaz). 

72/CİNN-27: İllâ menirtedâ min resûlin fe innehu yesluku min beyni yedeyhi ve min halfihî rasadâ(rasaden).
Resûllerden razı oldukları (tasarruf rızasına ulaşmış olanları) hariç! O taktirde, muhakkak ki O (Allah), onların önünden ve arkasından gözetenler sevkeder ki, 

Allah’ın gaybı bildirdiği resûller, resûllerden sadece rızaya ulaşanlardır. Öyleyse bu âyet-i kerime 2 çeşit resûlden bahsediyor. Allah’ın (tasarruf) rızasına ulaşan ve ulaşamayan resûller. Hiçbir peygamberin Allah’ın (tasarruf) rızasına ulaşmaması düşünülemez. Bu sebeple Allah’ın (tasarruf) rızasına ulaşamayan velî resûllerin peygamber olması mümkün değildir.

Bu durumda resûl kelimesinin peygamber olmayan velî resûlleri de kapsadığı sonucu ortaya çıkmaktadır.

Demek oluyor ki her peygamber resûldür ama her resûl peygamber değildir.

7.7. HER PEYGAMBER İMAM (HALİFE) VE RESÛLDÜR, HER İMAM (HALİFE) VE RESÛL PEYGAMBER DEĞİLDİR

Her peygamber, Allah’ın yeryüzünde tayin ettiği bir halifedir. Kısaca her peygamber kendi döneminin Allah tarafından tayin edilen halifesidir.

2/BAKARA-30: Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).
Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni, hamd ile tesbih ve seni takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu. 

Âyet-i kerimede sözü geçen halife Allahû Tealâ’nın ahkâmını icra ve kâinatın idaresine dair iradesini yerine getirme hususunda Allah tarafından seçilen resûl ile izah edilebilir. Allah tarafından seçilen her peygamber yeryüzünde Allah’ın ahkâmını hakim kılmak ve kâinatta Allah’ın emirlerini yerine getirmek konusunda görevlendirildiği için zamanın imamı ve halifesidir. Aşağıda açıklanan âyet-i kerime bunun en sağlam delilidir.

21/ENBİYÂ-73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne). 
Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah'a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular. 

7/A'RÂF-128: Kâle mûsâ li kavmihisteînû billâhi vasbirû, innel arda lillâhi yûrisuhâ men yeşâu min ibâdihî, vel âkıbetu lil muttekîn(muttekîne).
Musa (A.S) kavmine şöyle dedi: “Allah'tan yardım isteyin ve sabredin! Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona varis kılar. Ve sonuç (zafer) takva sahiplerinindir.” 



A’raf Suresinin 128. ayetindeki yüce Rabbimiz’in varisi her devir için geçerlidir. Peygamberler devrinde bu varis peygamberlerdir. Onların olmadığı devirde ise Allah’ın tayin ettiği o devrin imamıdır. 

38/SÂD-26: Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
Ey Dâvud! Muhakkak ki Biz, seni yeryüzünün halifesi kıldık. Bunun için insanlar arasında hak ile hükmet! Ve hevaya (nefse) tâbî olma! Aksi halde seni, Allah'ın yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah'ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli azap vardır. 

Âyet-i kerimede ismi geçen Dâvut (AS)’ı Allah’ın kendisine kutsal kitap Zebur’u verdiği peygamberidir. Allah, bir peygamber olan Dâvut (AS) yeryüzünde halife olarak tayin ettiğini beyan ediyor. Kur’ân-ı Kerim’in her âyet-i kerimesi zaman ve mekân itibari ile evrenseldir. Bu sebeple halife olarak beyan ettiği bu makam kâinatın idaresine memur edilen her peygamber için geçerlidir.

O halde her peygamber aynı zamanda yaşadığı zamanın halifesidir. Her halife aynı zamanda Allah’ın insanlara gönderdiği resûlüdür (elçisidir). Peygamberlerin olmadığı devirde ise Allah’ın tayin ettiği devrin imamı hem halifedir hem de resûldür. 

5/MÂİDE-12: Ve lekad ehazallâhu mîsâka benî isrâîl(isrâîle), ve beasnâ minhumusney aşera nakîbâ(nakîben) ve kâlellâhu innî meakum le in ekamtumus salâte ve âteytumuz zekâte ve âmentum bi rusulî ve azzertumûhum ve akradtumullâhe kardan hasenen le ukeffirenne ankum seyyiâtikum ve le udhılennekum cennâtin tecrî min tahtıhâl enhâr(enhâru), fe men kefere ba’de zâlike minkum fe kad dalle sevâes sebîl(sebîli).
Ve andolsun ki Allah, İsrailoğulları'ndan misak almıştı. Ve onlardan on iki nâzır görevlendirdik. Ve Allahû Teâla: “Eğer namazı mutlaka ikâme ederseniz, zekât verirseniz ve Resûllerim'e îmân edip onlara yardım ederseniz ve Allah'a (Allah için) güzel bir borç verirseniz, muhakkak ki ben sizinle beraberim ve de mutlaka sizin günahlarınızı örterim ve sizi, mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyarım.” dedi. Artık, bundan sonra sizden kim inkâr ederse mutlaka sevvâ edilmiş (Allah'a ulaştırmak üzere dizayn edilmiş) yoldan sapmış olur. 

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için. 

Bu nedenle Peygamber Efendimiz (S.A.V) “Kim devrinin halifesine biat etmediyse o cahiliyet hükmü ile ölmüştür ya da küfür üzere ölmüştür.” buyurmaktadır.

3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, ona mutlaka îmân edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz" diye misak aldığı zaman, "İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?" diye buyurdu. (Onlar da): "İkrar ettik (kabul ettik)" dediler. (Allahû Teâlâ): "Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim." buyurdu. 

Burada bahsi geçen resûl Peygamber Efendimiz (S.A.V) olarak düşünülebilirdi. Ancak Ahzab-7’de Rabbimiz o sonra gelecek resûle yardım için Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den de misak aldığını söylemektedir. O halde bu resûlün peygamber olmadığı ve bütün peygamberlerden sonra geleceği kesindir.

33/AHZÂB-7: Ve iz ehaznâ minen nebîyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsâbni meryeme ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(galîzan).
O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh'tan ve Hz. İbrâhîm'den ve Hz. Musa'dan ve Meryemoğlu Hz. İsa'dan ve onlardan ağır bir misak aldık. 

Bütün peygamberlerden sonra peygamberlerin bütün mirasına sahip olan resûl (halifeye) peygamberlerin îmân ve yardım etmeleri konusunda Allah onlardan misak almıştır. 

Gösterim: 592