Osmanlı’da Bilim

 

Günümüzde yaşayan Allah’ın büyük bir velîsi diyor ki;

“1500'lü yıllarda Pîri Reis bir harita yapıyor, Grönland'ın üç adadan olduğu kesinlikle anlaşılıyor; aynı harita Kahire'den 30 km yükseklikten çekilen fotoğrafla aynı. Pîri Reis nasıl yaptı bu haritayı?

Nasıl oldu da Hasan Celal bundan beş yüz yıl evvel barutu macun haline getirerek füze yaptı ve onunla uçmayı başardı?

Nasıl oldu da Hazerfen Ahmet Çelebi, Galata Kulesi’nden Üsküdar'a kadar uçmayı başardı? Bunların hepsi Allah'ın yardımıyla gerçekleşti. Osmanlı'da Allah'ın dizaynını görüyoruz, her devirde Allah'ın dostlarına yardım ettiğini görüyoruz.

Öyleyse, Osmanlı'yı Osmanlı yapan, Osmanlı'yı tarihe unutulmaz insanlar olarak tanıtan kimdir? Allah.

Osmanlı tüm dünyaya meydan okuyan bir Allah dostları cennetiydi. Allah dostlarının nelere kaadir olduğunu tüm dünyaya gösterdiler. Onlar Nizam-ı Âlemdi.”

 

Devlet kılıçla kalem üzerinde durmaktadır.

 

Asırlar boyu üç kıtaya hükmetmiş şanlı bir devlet olan Osmanlı, bünyesinde bir yandan cihangir bir nesil yetiştirirken bir yandan da ömrünü ilme adayacak şuurda âlimler yetiştirdi. Bu özelliğiyledir ki “Devlet kılıçla kalem üzerinde durmaktadır” darb-ı meseline güzel bir misal oldu.

 Osmanlı; kuruluşu, idarî yapısı¸ medeniyet anlayışı¸ sınırlarını kıtalara ve okyanuslara dayandırması, farklı millet ve dînî topluluklara insanlık¸ adalet ve hoşgörüyle hükmetmesi¸ “Ufukların Efendisi” sıfatıyla cihanın en kudretli ve uzun ömürlü devleti ve medeniyeti mevkiine yükselmesi açısından otoritelerce tarihin en orijinal medeniyetlerinden biri sayılmaktadır.

İslâm Medeniyeti’nin parıltılarına ayna olan Osmanlı¸ meydana getirdiği medeniyetle çoğu kanaat sahiplerine göre¸ Asr-ı Saâdet ve Hulefâ-i Râşidîn döneminden sonra İslâmiyet’i ve İslâm medeniyetini bütün kâide ve müesseseleriyle ikinci kez tatbik etme imkânına kavuştu. Osmanlı Medeniyeti zamanla¸ insan¸ toplum ve devlet yapısıyla güzelliklerin her alanda teşhir edildiği; insanlığın¸ adaletin¸ dayanışmanın ve toplumsal barışın işareti ve ilham kaynağı oldu; Osmanlı ülkesi de adeta bir “Harikalar Diyarı”¸ “Masallar Ülkesi” haline geldi. “Güneş Ülke”¸ “Rüyalar Ülkesi”¸ “Selâmet Cenneti” vb sıfatlarla tasvir edilen “Görkemli Medeniyetimizin” insanlığa vadettiği toplumsal barış ve sükûneti¸ hiçbir etnik¸ dînî ve kültürel ayrım gözetmeksizin üç kıtada asırlar boyunca gerçekleştirmeyi başardı. Bunu mümkün kılan en büyük sır¸ tesis ettiği “mucizevî medeniyeti” üstün bir beceri ve hassasiyetle tatbik etmesiydi. Bahsi geçen muhkem dînî temellere ve sırlarla dolu düzene dayanan Osmanlı¸ kendi medeniyetinin özelliklerine yaraşır bir toplum ve insan tipini meydana getirmeyi de başardı. Osmanlı toplumu¸ milletlerin sosyal bünyelerini tehdit eden ve çöküşlerine yol açan marazlardan arınarak¸ İslâm âdâb-ı muâşereti ve ahlâkî faziletleriyle donanmış nezih bir insan tabakası teşekkül ettirmeye kadir oldu. Böyle bir toplumda¸ insan tabakaları arasında derin uçurumlar ve sınıf kavgalarına asla rastlanamazdı.

Osmanlı Devleti klasik dönemde her alanda olduğu gibi bilim ve teknoloji alanında da çağdaş olan Avrupalı devletlerden daha üstündü. Bu üstünlüğü 17. Yüzyıl’a kadar devam etti. Osmanlı Devleti’nde medreselerde İslâmî bilimler ile pozitif bilimler bir arada okutulurdu.

 

Osmanlı bilimsel çalışmaları daha çok medreselerde olurdu. Tüm padişahlar bilim adamlarına değer verirdi. Onlara çalışacak ortam sağlar ve maaş bağlarlardı.