OSMANLI’DA ESNAF VE TİCARET

 

53/NECM-39: Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.

Ve insan için, çalışmasından başka bir şey yoktur.

 

Osmanlı’nın torunu olmak ve 600 yıllık Osmanlı tarihiyle övünmek hakkına sahibiz. Çünkü Osmanlı’da ki ticaret ahlâkı gerçekten övülmeye değerdi. Osmanlı Devleti, kurmuş olduğu medeniyetini, tekke-medrese-kışla üçlüsü üzerine sağlam bir şekilde oturtup, doğruluk ve adalet üzerine dünyaya ışık saçtı.

Osmanlı medeniyetinin ve ahlâkının doruğunda yaşandığı günlerde Hollanda Ticaret Odası’nda bir karar alınırken oylar eşit çıktı. Oda reisi: “İçinizde Türklerle alış-veriş eden var mı?” diye sordu ve birinden “evet” cevabını alınca da onun oyunu, özel olarak iki oy olarak kabul edip karara vardı.

Türklerle alışverişte bulunan kişiye bu alış veriş Avrupa’da ayrı bir itibar ve güven kazandırmaktaydı. Bundan dolayı da Türkler gittiği yerde özel konuma gelmekteydi. Çünkü Osmanlı’da ticaretin her alanında dürüstlük ve ahlâk en önemli değerdi.

Burada bir not girelim; Yabancı bir kumaş taciri Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedi. Ancak mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sordu. Osmanlı esnafı “Onu sana veremem, kusurludur” cevabını verdi. Yabancı tacirin “ziyanı yok, önemli değil” demesine rağmen Osmanlı esnafı o kumaş topunu vermemekte direterek: “Ben malımın kusurlu olduğunu söyledim, biliyorsunuz. Fakat siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım. Neticede Osmanlı’nın gururu, şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekâr sanacaklardır. Onun için bu kusurlu kumaş topunu asla size veremem” diyerek kumaşı vermeyişinin sebebini izah etti.

XVIII. Yüzyıl’ın sonlarında Türkler arasında çeyrek asır yaşayan d.’Ohsson, şöyle der: “Osmanlılar, Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilen doğruluk, ahlâk ve namus prensiplerine çok bağlıdırlar. Aralarındaki bütün sosyal münasebet ve düzen, iyi niyet ve şefkate dayanır. Başka ülkelerde olduğu gibi, aralarında yazılı anlaşma yapmaya lüzum görmezler. İyi niyet ve söz, her şeyi halleder. Osmanlılar, verdikleri sözün esiridirler. Bu tutumları, yalnız dîndaşlarına karşı değildir. Hangi dînden olursa olsun, yabancılara karşı da böyle hareket ederler. Sözlerini tutma hususunda, onlara göre İslâm ya da İslâm olmamanın hiç bir farkı yoktur. Gayri meşru olan her kazancı, ahlâksızlık ve dîne aykırı görürler. Gayri meşru edinilmiş servetin, bu dünyada da, öteki dünyada da insanı bedbaht edeceğine samimi şekilde inanırlar.”

Osmanlı’nın son döneminde (1850), İstanbul’da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M.A. Ubicini’nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, anılarında: “Bir kaide olarak, Ermeni’yle Rum’la Yahudi’yle pazarlık yapınız fakat bir Müslüman’la alış-veriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz” diye yazar.

       

Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethetmeye hazırlandığı sıralarda halkının durumunu görme maksatlı tebdili kıyafetle birgün çarşıya indi.

Sabah erken saatlerde yanına aldığı veziriyle çarşıda olan Fatih, girdiği ilk dükkândan birkaç şey almak istedi. Dükkân sahibi kendisini tanımamakla beraber, arzu ettiği şeylerden sadece birini hazırlayıp verdi. Bunun üzerine Sultan diğer istediği şeylerinde hazırlanmasını söyledi. Dükkân sahibi; “Efendim ben sabah siftahımı yaptım, komşumda dükkânını yeni açtı. Diğer isteklerinizi de ondan alınız.” Dedi. Sultan yan dükkâna girdi, bu sefer de yeni girdiği dükkânın sahibi istediklerinden yine sadece birini hazırladı ve yan dükkâna gitmesini, çünkü komşusunun bu sabah siftah yapmadığını, diğer alacaklarını da ondan almasını istedi. Bu durum böyle devam etti.

Alış-verişi bitiren Fatih Sultan Mehmed’in ağzından şu cümle döküldü:

“Allah’ım, değil bu milletle İstanbul’u, dünyayı bile fethederim.”

Hepimizin bildiği gibi Anadolu’da evvelce Bizans İmparatorluğu vardı. Bu topraklar kazanılınca her yönden İslâmiyet yerleştirilmeye çalışıldı. Maddî ve manevî olarak İslâm eserleriyle donatılmaya başlandı.

Yeni yurdun dînî, askerî, sosyal ve iktisadî hayatındaki yapılanmasında esnaf ve gazâteşkilâtlarının büyük payları vardı.

Bu teşkilâtlara; Anadolu Gazileri, Anadolu Ahîleri, Anadolu Abdalları, Anadolu Bacıları gibi adlar verildi.