Osmanlı’da Sanat 

1299 yılında temeli atılan Osmanlı İmparatorluğu, İslâm medeniyetinin en büyük ve en ihtişamlı imparatorluklarından biriydi. Adalet ve hoşgörüye dayalı devlet anlayışı; hâkimiyeti altındaki topraklarda izlerini bıraktığı üstün mimarîsi; tekstil alanında, hat sanatında, eğitimde geliştirdiği mükemmel yapısı ile Batı dünyası için önemli bir örnek teşkil etti. Osmanlı Sultanlarının nezaketi ve sanat zevki, Batılılar tarafından hayranlıkla anıldı, Osmanlı topraklarını gören Batılılar gördükleri ihtişamdan derinden etkilendiler.

Osmanlı sanatı birbirinden çok farklı alanlarda birbirinden ihtişamlı eserler ortaya koydu. Mimarîde, çinicilikte, minyatür sahalarında, halıcılık, kumaşçılık, dericilik, ciltcilik, kitapçılık, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcılık, mobilya gibi farklı sanat dallarında muhteşem eserler ortaya çıkardı.

Osmanlı’nın, İslâm ahlâkını temel alarak kurmuş olduğu devlet ve yönetim sistemi, günümüzde pek çok siyaset bilimci tarafından, en ideal devlet yapılarından biri olarak gösterilmektedir. Osmanlı devletinin diplomasi anlayışı, günümüzün çok taraflı diplomasi anlayışının temelini oluşturdu.

Batı kültürü, Osmanlı medeniyetinden doğrudan etkilendi. Osmanlı’nın Macaristan’a pirinç tarımını götürmesi, lalenin Benelüks ülkelerine, XVI. Yüzyıl’da Habsburg elçisi olarak İstanbul’a gelen Busbecq tarafından tanıtılması, İtalyanların kumaş boyama ve dokuma tekniklerini Osmanlı’dan almaları, Avrupa ordularındaki askerî bando geleneğinin Osmanlı’dan alınması bu etkilenmenin sadece birkaç örneğidir.

Tüm bu tarihî gerçekler, İslâm ahlâkının modern dünyanın inşasında öncü rol üstlendiğini göstermektedir. İslâm, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e vahyedildiği andan itibaren, insanlığı doğruya, gerçeğe, güzele götüren en parlak ışık oldu. Kur’ân-ı Kerim ahlâkıyla ahlâklanan Müslümanlar, gittikleri her yere hoşgörü, akıl, bilim, sanat, estetik, temizlik ve refah götürdüler. Avrupa, koyu bir bağnazlık ve barbarlık içinde iken, İslâm dünyası, dünyanın en modern ve en çağdaş uygarlığı oldu. Sonradan gelişecek olan Avrupa medeniyetinin temelinde ise, İslâm dünyasından öğrendikleri bütün bu değerlerin çok büyük bir rolü vardı.

Osmanlı sanatının bütün genel niteliklerini oluşturan ana faktör İslâm Dîni’ydi ve Kur’ân-ı Kerim kaynaklıydı. Osmanlı, yüzyıllar boyunca Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olarak yaşadı ve II. Asr-ı Saadet Dönemi’ne imza attı. Bu nedenle Osmanlı Sanatı ve İslâm Sanatı kavramları asla birbirinden farklı düşünülemez.

İslâm sanatının belirgin niteliklerinin başında Tevhid düşüncesi gelir. Yaratıcının tekliği ilkesi en belirleyici unsurdur. Bu düşüncenin ön yargılarla anlaşılması güçtür. İslâm sanatı soyut, görülenin kopya edilmesinden çok çerçevesi vahiyle çizilmiş tefekküre dayalı bir üslûptadır. Üstelik bu çerçeve, yalnızca süsleme unsurları ile değil, mimarî gibi öteki sanat unsurlarını da kuşatır.

Osmanlı sanatı imparatorluk ihtişamı içerisinde o atmosfere paralel eserler ortaya koydu. Sanatın tüm dallarında sadece kendine has değerler bütünü içerisinde etkisini gösterdi ve kendi coğrafyası içinde olduğu gibi bu coğrafya dışında kalan toplulukları da etkisi altına aldı.

Osmanlı sanatı, İslâm dünyasında gelişmiş, çeşitlenmiş temel ilkeleri izledi.

Kur’ân-ı Kerim yeryüzündeki sanat eserlerinin gezilerek görülmesini isterken bunlardan hem ibret hem de ilham alınmasını öngörür.

 

Osmanlı kültüründe insanın tabiatından gelen sanat duyguları yanında bu faaliyetlerin meşrulaştırılması ve teşvikinde en önemli sebep Allah’ın “cemâl” (güzel) sıfatı oldu. Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere en büyük sanatkâr Allah’dır. Allah, kâinatı ve kâinatın küçük örneği kabul edilen insanı, üstün yeteneklerle donatarak “en güzel biçimde” (ahsen-i takvim) yaratmıştır. Asıl amacı Allah’ın sıfatları ile sıfatlanmak olan insan da bu sanat faaliyetlerine katılmalıdır ki, kemale erebilsin, iyi insan, iyi Müslüman olabilsin. Müslüman kendisini ve çevresini güzelleştirmekle sorumlu tutulur. İlke haline gelen “Allah güzeldir, güzeli sever” (Müslim, “îmân 147”) hadîsi bu hususta Müslümanlar’a yol gösterir. Bu ilke doğrultusunda Osmanlı, sanatın mimarî, müzik, minyatür, hat gibi hemen her dalında özgün ve muhteşem eserler ortaya koydu.

Türk kültürü sembolcü kültürdür. Atalarımız daha Orta Asya’dayken belirli eşyaları, cisimleri ve şekilleri belirli mânâlara sembol yaptılar. Mesela “ok” Allah’a bağlılığın, “yay” da bu bağlılığın cihana yayılmasının sembolüydü. Keza davulun, tuğun devlet babında değişik anlamları vardı. İslâm’ı kabulden sonra da devam eden bu sembolcü gelenek Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de bir sembol bulmakta gecikmedi ve O’na gül sembolünü layık gördü. Kültürümüzde gül, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e duyulan muhabbetin sembolüdür. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in teninin kokusunun gül gibi olduğu inancı, gül ve goncasının aşk ve güzellik simgesi olarak desenlerde sevilerek kullanılmasını sağladı. Gül, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in  sembolü olduğu içindir ki Fatih Sultan Mehmed ona olan muhabbetini belirtmek için gül koklamıştı.

Ayrıca çiçek açmış bahar ağaçları cennetin tasviri, Selvi ağaçları ise tasavvuftaki sabrın timsali oldu.

Benzer şekilde lale sözcüğünün Osmanlıca’da Allah yazısı ile aynı harfleri içermesi, Allah’ın birliğine işaret eder gibi bir soğandan bir çiçek açması gibi ilginç özellikleriyle, Allah’ı arayan ruhun bir simgesi gibi lale motifi desenlerde yerini aldı.

Allah ve lale sözcüklerinde aynı harfler bulunması nedeniyle bu çiçeğe mistik bir anlam kazandırıldı ve kutsal sayıldı. Ayrıca eski harflerle yazılmış lale sözcüğü tersten okunduğunda Osmanlı’nın kutsal alameti olan hilal sözcüğü okunur.

Allah ismi şerifinin ebced isminin değeri, 66’dır. Hilal ve Lale kelimelerinin ebced değeri 66’dır. Onun için İslâm’ı temsil eden, camilere ve minarelere alem olan, İslâm devletlerinin bayraklarına koydukları hilal aslında Allah ismi şerifine rumuz olur, Allah ismine hürmeten onun yerine mecazen, hilal konulur.

Yine bir devre ismini veren laleye bir de bu gözle bakmak lazımdır. Böylece bir lale soğanına niçin bu kadar fazla değer verildiği anlaşılabilir; lale bahçelerine verilen kıymet; divan şairlerinin beyitlerindeki mânâlar daha iyi kavranabilir. Şair Yaman Dede’nin lale için bir beyiti şöyledir:

 

“SUBHU DEM DÖNSE NOLA MİHR-İ CEMALE LALE,

OLDU MAZHAR ADED-İ İSMİ CELALE LALE,”

 

Anlamı:

Lale seher vakti cemal güneşine dönse, (yönelse) ne olur,

Çünkü lale ismi Allah ismi ile ebced hesabıyla aynı sayıya sahip olmakla şereflendi.

Selimiye Cami’ndeki Ters Lale Motifi:

Selimiye Cami’nin müezzinler mahfelinin (cami içindeki alçak sütunlu yerler) kuzeydoğu yönünde; köşedeki mermer ayağında, bir küçük ters lale motifi bulunur. Çok merak edilen bir motiftir. Yaygın söylenceye göre bu lale, cami arsasının sahibi olan ve burada lale yetiştiren kişinin, arsaya cami yapımı için çıkardığı güçlüğü ve ters tutumunu sembolize eder.

Bazılarına göre bu ters lale, caminin yapımında çalışan görme engelli bir ustanın ürünüdür.

Bir başka yaklaşım da Mimar Sinan’ın o günlerde hastalanan ve ölen torunu Fatma ile ilgilidir. Buna göre zaten kalın boğumuyla yeteri kadar bozulmuş lale motifi Sinan’ın torunuyla ilgilendiği ve moralinin bozuk olduğu günlerde bir kalfa tarafından kondurulduğudur.

Selimiye’deki ters lale motifi, ziyaretçilerce, günümüzde de en çok merak edilen cami öğelerinden biridir ve farklı söylenceleri olma özelliğini sürdürür.

 

Ters lale dâhil Selimiye çinilerinde 101 ayrı lale motifi kullanıldı.